İran’da rejim değişikliği ihtimali Türkiye’deki İslamcıları da böldü: Kaygı, korku ve çelişkiler

15.01.2026 medyascope.tv

15 Ocak 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. İran'da çok şey olabilir. Oluyor zaten. Daha da olabilir. Amerika Birleşik Devletleri müdahale edebilir. İsrail yeniden saldırabilir. Rejim değişebilir. Ülkede iç savaş çıkabilir. Ülke bölünebilir. Bütün bu ihtimallerin hepsi şu anda söz konusu. Umarım İran halkının en rahat edeceği, en az bedel ödeyeceği bir senaryo gerçekleşir. Ama açık söyleyeyim, geçen de söyledim; üzülme vakti dedim. Şu anda İran'ın, İranlıların lehine gelişebilecek herhangi bir şey gözükmüyor. Rejim değişikliği ilk akla gelen; değişecek ama yerine ne gelecek sorusu var. Şah’ın oğlu gelip tekrar şahlığı mı kuracak? Allah yazdıysa bozsun diyeceğim. Bu kuşaklar bunu bilmiyor olabilirler ama İran devrimi öncesini bir şekilde yaşamış, bilen insanlar için Şah rejimi çok baskıcı, otoriter bir rejimdi. Yani yerine gelen İslami rejim de kısa bir süre içerisinde şahlığı aratmadı, doğru, ama bunun çıkışının Şah rejiminin yeniden ihdası olduğunu düşünmüyorum. Bunun yerine İran'da demokratik, çoğulcu bir sisteme geçilebilir mi? Açıkçası şu anda bunun ışığı gözükmüyor. Çok şey olabilir; oldu zaten. Yüzlerce, hatta 2000 rakamı telaffuz ediliyor; kişinin hayatını kaybettiği söyleniyor. İdamlar bekleniyor. Böyle bir ortamda biraz işin Türkiye kısmına bakalım. Türkiye başından itibaren olayı kaygıyla izliyor. Çünkü İran'ın dağılması demek, İran'ın destabilizasyonu bütün bölgedeki taşları iyice yerinden oynatır ve Türkiye'nin önüne belki birtakım fırsatlar açar ama esas olarak çok ciddi birtakım tehditleri beraberinde getirebilir. Birçok yönüyle bu olabilir. Mesela İran'ın parçalanması bugün iktidara yakın çevreler tarafından "İran parçalanırsa Türkiye de parçalanır" şeklinde söyleniyor bu kaygı. Böyle olur mu çok emin değilim ama bölgede iki büyük ülke var. İmparatorluk geleneğinden gelen, çok ciddi bir kültüre sahip olan iki büyük ülke var, Türkiye ve İran. Bunlardan birinin başına gelecek şeyden, kötü anlamda başına gelecek şeyden ötekisinin olumlu anlamda istifade edeceğini hiç düşünmüyorum.
Neyse, şimdi esas gelelim başlığımıza: Türkiye İslamcıları ve İran meselesi. Bu benim için artık takıntı yaptığım bir mesele. Çünkü bu işleri çalışmaya başladığım anda, 80 ortasında gazeteci olarak İslami hareketleri çalıştığım zaman Türkiye'de özellikle genç kesimlerde, radikal İslamcı olarak tarif edilecek kesimlerde bir İran sempatisi vardı. Aslında devrimle bu zirve olmuş ama yavaş yavaş azalmış. Fakat ciddi bir İran sempatisi vardı. Kürtlerdeki İslami harekette, Hizbullah mesela, sonradan Hizbullah adını alacak olan yapı tam anlamıyla İran'a entegre olmuş bir yapıydı. Ülkenin batısında da çok ciddi birtakım eğilimler vardı. İrancı yayınlar, kitaplar, İran'da çıkan devrim teorisyenlerinin neredeyse tüm kitapları Türkçeye çevriliyordu. İran'a gidenler, gelenler vesaire. Giderek bu sayı, bu etki biraz azaldı. Çünkü ortada çok ciddi bir mezhep ayrımı meselesi var: Sünnilik ve Şiilik. İran devriminin ilk çıkışında mezhepler üstü bir hava verilmeye çalışıldı. Ama bir süre sonra özellikle dış politikada İran rejiminin bayağı bir Şiilik üzerine inşa edildiğini gördük ve bu da Türkiye'deki ilgiyi biraz azalttı. Kademe kademe azalttı. Fakat en büyük gelişme Suriye'de iç savaşın patlak vermesiyle oldu. Orada Esad rejimini devirmeye çalışan İslamcılar, farklı farklı gruplar, Müslüman Kardeşler, daha sonra El-Kaide, IŞİD, şu bu... Bu İslamcı grupların karşısına kim çıktı? Esad'ın ordusu kadar, belki ondan daha etkili bir şekilde İran çıktı. Devrim Muhafızları çıktı. İran'dan gelen birtakım insanlar çıktı. Şii dünyasından getirilen birtakım gönüllü savaşçılar çıktı ve burada çok ciddi bir şekilde bir kopuş yaşandı ve o zamana kadar İran'a sempatiyle ya da empatiyle bakan birçok İslamcının birdenbire İran ve hatta Şii düşmanı olduklarını gördük. Ben yakından gördüm ve bazı isimlere hayret ettim; yani nasıl oluyor bu kadar değişiklik diye. Bu uzun bir süre böyle gitti gitti gitti, ta ki son olaylara kadar.
Bir bakıyorum şimdi o İran düşmanı insanların ödleri kopuyor "İran'da rejim giderse" diye. Neden ödleri kopuyor? Çünkü yerine ne gelecek? Yerine ne gelebilir? Orada onların desteklediği bir hareket yok. Mesela Suriye'de vardı, İran'da yok. İran'da muhalif bir Sünni İslamcı bir hareket olsa, ki nüfus olarak sayıları az olmakla birlikte varlar Sünniler; onlara belki destek verecekler. Böyle bir şey yok. İran'ın dağılması durumunda bunun bölgede kendilerini çok rahatsız edecek etkileri olacağını düşünüyorlar. Özellikle İsrail'in çok güçleneceğini düşünüyorlar ve bundan endişe ediyorlar. Endişelenmekte haklılar. Ama burada şunu da itiraf etmiş oluyorlar: Bölgede İsrail'in gücünü belli ölçülerde frenleyen en önde gelen ülkelerden birisi İran ve birden tekrar İran'ı keşfetmeye başladılar. İran hakkında o şeyleri döktüren, İran'ın nasıl zalim, nasıl kötü, nasıl artık kabul edilemez bir rejim olduğunu yazıp çizenler, şimdi İran rejiminin öyle kolay kolay yıkılmayacağını, yıkılamayacağını, yıkılmaması gerektiğini söylüyorlar. Ve en çok yaptıkları vurgu da şu: ‘‘İran'da rejimi değiştirmek isteyen güçler ABD ve İsrail; ama İran halkı rejimi sevmese de dış düşmana karşı onun yanında yer alır’’ gibi bir önermede bulunuyorlar. Ne derece doğru bilmiyorum. İnşallah böyle bir aşamaya İran sürüklenmez. Ama burada gördüğüm bu anında değişen pozisyon almalar Türkiye'deki, aslında sadece Türkiye'de geçerli değil bu belki ama İslami hareketin, benim yıllardır takip ettiğim hareketin nasıl bir şekilde yaşanan koşullara... Şimdi birileri şunu diyecektir: "Ya tabii siyaset böyle bir şeydir." Ama İslamcı hareketin en büyük iddiası şaşmaz birtakım doğrultuda gitmesi iddiasıdır. Yani bir yönü vardır ve oradan sapmaz. Ama İran olayı baştan itibaren bu hareketlerin ne kadar istikrarsız, ne kadar öngörülemez olduklarını bize gösteriyor.
Ama şunu özellikle söylemek istiyorum: İran'daki en büyük korkuları, Türkiye'deki İslamcıların en büyük korkusu — açık söylüyorum, buna kızacaklardır — orada kazara Kürtlerin bu yaşanacak olan altüst oluşlardan istifade etme ihtimali. Bunu bir yere yazın, göreceksiniz. En çok ürktükleri husus bu. Rejimin gitmesi çok da umurlarında olmayabilir ama İran'da büyük bir altüst oluş yaşanıp Kürtler orada bir şekilde bir güç, bağımsız ya da özerk bir güç olursa diye çok ciddi bir endişe var. Tabii bunu yapanların en büyük iddiası ümmetçi oldukları. Ama İran'da, şimdi Suriye'de Halep olayında olduğu gibi; Halep olayında Kürtlere karşı Arapların yanında. İran'da da yarın öbür gün, inşallah olmaz bir iç çatışma, bir iç savaş umarım olmaz. Olacağına çok emin değilim ama bir kaygı da var tabii ki. Böyle bir savaşta muhtemelen Kürtlerin karşısında kim varsa onların yanında olacaklardır. Çünkü Türkiye'deki İslami hareketin genel olarak baktığım zaman en büyük aldatması ümmetçilik aldatması. Aslında çok ciddi bir şekilde milliyetçi bir damar var. O milliyetçi damarı ümmetçilik kavramıyla örttüğü için Kürtlerde de belli bir güç bulabilmiş bir İslami hareket var. Ama bu tutumlar, Suriye'de yaşananlara verilen tepki, yarın öbür gün İran'da da benzer bir tepki olarak yaşanırsa herhalde bunu da büyük ölçüde kaybedeceklerdir diye düşünüyorum.
Peki, bugünün anması; anma diyorum çünkü aramızda değil. Evet, kendisi 2014'te hayatını kaybetti. Çok güzel bir insandı: Ayşe Şasa. Kendisiyle hayatının son yıllarında tanışma imkânım oldu. Türkiye'nin gelmiş geçmiş en mükemmel entelektüellerinden ve senaryo yazarlarından birisiydi Ayşe Hanım. Genç yaşta başlamış senaryo yazmaya. O zaman Arnavutköy Kız Koleji, Amerikan Kız Koleji olan Robert Kolej'de okuyor. Üniversitede okurken senaryo yazmaya başlıyor ve hem kendi yazdığı birtakım öykülerin senaryolaşması var; mesela ‘‘Son Kuşlar’’, ‘‘Balatlı Arif’’, ‘‘Güllü Geliyor Güllü’’, bunlar kendi öyküleri. Aynı zamanda senaryolarına da katkıda bulunuyor. Ama bir de senaryoda yer aldığı filmler var; mesela en güzeli, hep bu ithaflarda çok adı geçiyor: ‘‘Ah Güzel İstanbul’’. Müthiş bir film; Sadri Alışık, işte görüyorsunuz. Bu filmin senaryosunda da Ayşe Hanım'ın imzası var. Mesela Sabahattin Ali'nindi değil mi; ‘‘Gramofon Avrat’’, onun da senaryosunda Ayşe Hanım var. Çok senaryo yazmış. Belli bir tarihten itibaren birtakım psikolojik sorunlar, ruhsal sorunlar yaşadı; tedavi görüyordu. Ben kendisiyle tanıştığımda o yıllara denk geldi. Telefonla konuşurdu, arardı, her şeyden konuşurdu. Çok büyük bir entelektüel birikimi vardı. Gençlik yıllarında kendisini Marksist olarak tanımlayan birisi. Kemal Tahir'le dostluk kurmuş. Kemal Tahir de biliyorsunuz, daha önce bahsettik; Türkiye'nin gerçekten nevi şahsına münhasır bir edebiyatçısı, aydını. Sonra Ayşe Hanım İslam'la tanıştı diyelim ve İslami bir hayat yaşadı, yaşamaya çalıştı; o konuya çok önem verdi. Türkiye'deki İslami gelişmeleri çok yakından ve mümkün olduğu kadar içeriden izlemeye çalıştı ve ama bütün bunları yaparken de entelektüelliğinden, sorgulamacılığından asla vazgeçmedi. Bir dönem Atıf Yılmaz'la evliliği var ama en son Türkiye'de senaryo denince akla gelecek ilk isim Bülent Oran'la çok çarpıcı, çok örnek bir evlilikleri vardı. Bülent Bey ile beraber çok şey paylaştılar ve Ayşe Hanım aramızdan 2014 yılında ayrıldı; 12 yıl olmuş ya da 12 yıl olmak üzere. Kendisini hep saygıyla ve sevgiyle hatırlayacağım. Ruhu şad olsun diyeyim. Bitirmeden Medyascope'a destek olmanızı; YouTube ‘‘Katıl’’dan, Patreon'dan veya web sayfamıza abone olarak destek olmanızı rica ediyorum. Medyascope sizler sayesinde var. Ayşe Hanım Medyascope'u göremeden ayrıldı. Herhalde denk gelseydi, izlediği şeylerden sonra beni yine telefonla arayıp uzun uzun benimle bunları tartışırdı. Tekrar kendisini sevgiyle anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın Kürtler ve SDG üzerine söylediklerine şerhler
17.01.2026 Ahmed eş-Şara hakkında aykırı düşünceler
16.01.2026 “Ya sev ya terk et”ten “Furkan günlerindeyiz, safınızı doğru seçin”e
15.01.2026 İran’da rejim değişikliği ihtimali Türkiye’deki İslamcıları da böldü: Kaygı, korku ve çelişkiler
14.01.2026 Roj Girasun ile söyleşi: Halep’ten sonra Suriye’nin ve Türkiye’deki çözüm sürecinin geleceği
14.01.2026 Hangi Öcalan?
13.01.2026 Dr. Ezgi Uzun Teker ile söyleşi: İran’da rejim mi değişecek yoksa rejim kendisini mi değiştirecek?
13.01.2026 “Palyaço Ruşen”
12.01.2026 Silivri’deki anahtar olayı ve bir özür
11.01.2026 Halep’te yaşananlar Türkiye’deki çözüm süreci hakkında bize neler öğretti?
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın Kürtler ve SDG üzerine söylediklerine şerhler
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı