Tarık Çelenk ile söyleşi: “Kimlik Kapanında Ülkem”

15.08.2026 medyascope.tv

15 Ağustos 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bir kitap konuşuyoruz: ‘‘Kimlik Kapanında Ülkem: Hata Neredeydi?’’ Yazarı Tarık Çelenk stüdyoda. Tarık, hoş geldin.
Tarık Çelenk: Hoş bulduk Ruşen.

Ruşen Çakır: Maşallah iyi üretiyorsun. Ben yıllardır kitap yazamıyorum ama sen yine... En son bir kitabını konuştuk.
Tarık Çelenk: Evet, ‘‘Açık ve Gizli Köylülük’’ü konuştuk.

Ruşen Çakır: Evet. Ama senin kitapların hep dönüp dolaşıp Türkiye'yi ve kendi tabirinle mahalleni, yani Türk sağını, milliyetçi muhafazakar camiayı esas olarak sorguluyorsun. Yanılıyor muyum?
Tarık Çelenk: Yok ama bu kitapta kimlik kapanına bütün mahalleleri kattık. Yani sadece bizim muhafazakar sağ mahalleyi değil, diğer mahalleleri de kattık kimlik kapanına.

Ruşen Çakır: Peki kimlik kapanı derken, onu ne diye tanımlıyorlar? ‘‘Kimlikçilik’’ diye bir şey söylüyorlar. Solda da yapılan bir tartışma bu. Hani sınıf mücadelesi bırakıldı, kimlik mücadelesi geldi gibi... Sen de benzer bir şey mi söylüyorsun? Kimlik konuşurken esas meseleleri ıskalıyoruz mu diyorsun?
Tarık Çelenk: Öyle. Yascha Mounk diye Yahudi bir entelektüel var Princeton'da, Alman Yahudisi. İlk olarak ‘‘identity trap’’ diye kavramı, akademik kavramı o koydu. Kitapları da var, çok söyleşileri de var. Genç bir akademisyen. Onun tezi şuydu: ‘‘Bu yeni dönemlerde insanlar kimlik kapanına gerek demokrasiler, liberal demokrasilerin canını okuyorlar ve bu kimlikler, kimlik politikaları liberal demokrasileri bitirme noktasına getirdi’’ deniyor. Ben onu adapte ettim bizim şeye. Şöyle, aidiyet önemli bir şey. Hepimizin temel güven duygusunu oluşturan bir şey. Aynı zamanda aidiyet bir güvenli evdir hepimizin bilinçaltında. Fakat kimlik kapanına, kimlikçiliğe geldiği zaman iş o temel güven duygusundan kaygılara, evhamlara, vehimlere doğru açılan bir kapı oluyor. Ve ondan sonra artık ötekiyle ilgili, senden olmayanla, sana benzemeyenle ilgili hiçbir adalet, vicdan ve ahlaki problemleri görmüyorsun. Kör bir güvenden kendi kimliğinin içinde var olmaya başlıyorsun. Ondan sonra işte kimlik kapanındaki karizmatik liderler falan bir sürü şey. Bunu Kemalistler için de diyebiliriz, Erdoğanistler için de diyebiliriz. Artık onların dışına çıkmıyorsun. Orada bir güvenlik alanı yaratıyorsun ama kendi temel güven duygusunu orada arıyorsun ama halbuki tamamen kaygılarını ve eski geçmiş travmalarını deşiyorsun. Öyle bir şey.

Ruşen Çakır: Buradaki mesele yani farklı kimliklerin ortak noktalarda buluşmalarının iyice zorlaşması mı oluyor?
Tarık Çelenk: Tabii aradaki geçirgenliklerin, mesela en basitinden ‘‘Kızıl Goncalar’’ dizisinden örnek vereyim, orada farklı kimlikler ilk defa bir Türk dizi sektöründe işte sakallı, cübbeli, kara çarşaflıyla işte 28 Şubatçı, eroinman, beyaz Türk, liberal aydınların falan aynı hikayeleri bir arada yaşadıkları bir şeydi. Fakat ne yazık ki toplum onu kaldıramadı. Adamlar 10 bölümden sonra ikinci sezonda artık işi fiction'a çevirdiler. Yani bu geçişkenlikler, geçirgenlikler en azından belli bir ulus, belli bir millet olma noktasında bir ortak gelecek hikayesinde insanlar için gerekli. Ama bu geçirgenlikleri kapadığın zaman... Düşün mesela, bana hep ters gelir; bir Fenerbahçe taraftarının — ben Fenerliyim, sen Galatasaraylısın — Galatasaray'ın Liverpool'la oynadığı bir maçta Liverpool'u desteklemesi gibi bir şey. O da bir kimlik kapanı. Ne bileyim İsrail'in şu günkü etnik temizlik yapması o da bir kimlik kapanı. Onu zaten Vamık Volkan ‘‘kimlik adına öldürmek’’ diye anlatıyor. Veya ne bileyim Sırpların yaptıkları... Miloseviç'in yaptığı Lazar'ın kemiklerini kilise kilise dolaştırması bile işte travmayı tetikliyor ve o komşu olan köyler birbirini kesmeye başlıyorlar. Öyle bir şey kimlik kapanı. Tabii bunun şeyleri var, Türkiye'de kutuplaşma gibi gidiyor şu anda kimlik kapanı. Ama tabii çok değişik şeylere evrilebilir, normalleşebilir de, hani öyle bir sorun.

Ruşen Çakır: Şimdi bu meselede, kimlik meselesinde Türkiye'de çatışmada başörtüsü çok önemli bir şey olmuştu biliyorsun.
Tarık Çelenk: Evet, sembol oldu.

Ruşen Çakır: Ama zamanla en sert zamanlarda bile başörtülü ve başörtüsüzlerin yan yana olabildiği ortamlar çok vardı. Şimdi hele alabildiğine iç içe geçmişlik var. Yani toplum bunu nasıl yaşıyor, elitler bunu nasıl telaffuz ediyor gibi bir ayrım var sanki.
Tarık Çelenk: Şimdi bu toplum bunu güzel yaşıyor ama elitlerde yaşanmıyor. Sana hatta çok ekstrem bir örnek vereyim istersen. Mesela bizim silahlı kuvvetlerin dinlenme tesislerinde işte denize haşemayla girebilmek o sert bakışlara karşı o 28 Şubat öncesi Türkiye'nin gerginliğini hissettirir sana. Ben onları dolaylı yaşayan bir insanım, o gerginliği ama normalde bir halk plajında iç içe girerler yani bikiniyle vesaire. O elitlerde bana sorarsan devam ediyor ve Türkiye'deki elitlerin ya da beyaz Türklerin üniversitelerinde ve onların büyük dev işletmelerinde bile üst düzey akademik personel veyahut da üst düzey yöneticilerde o şey bence hâlâ devam ediyor ve ben bunu net gözlemleyebilen bir insanım.

Ruşen Çakır: Bunun tersi de var. Öbür tarafta da işte kadınlara ‘‘açık saçık’’ bilmem ne deyip damgalama...
Tarık Çelenk: Açık saçıktan vazgeçtik, yani kendi işletmesinde erkekten başka kimseyi çalıştırmıyor. Özel bir şey, anlaşılabilir, bir şey demiyorum ama bir manada yani nasıl Yahudilerin şeyleri ya da bazı koyu dindarların şeyleri varsa bile ama işin bu gerçeği de var, konuştuğumuz hikâyesi de var işin yani.

Ruşen Çakır: Şimdi bir tarafta mesela Türkiye söz konusu olduğu zaman kimlik meselesinde tabii etnik kimlik başlı başına çok önemli bir mesele ve milliyetçilikler önemli bir mesele. Ama mesela şu anda içinden geçtiğimiz süreçte, çözüm sürecinde çok ilginç bir şey var. Ben o konuyu çok işliyorum ve bana çok kızıyorlar ama doğru olduğuma eminim diyeyim. Kürt milliyetçileriyle Türk milliyetçileri sürece karşı çıkma konusunda bayağı iyi anlaşıyorlar.
Tarık Çelenk: Evet, evet. Ya şimdi orada şöyle bir özel durum var. Kimlik kapanı dediğimiz mesele ideolojik bir mesele değil. Kimlik kapanı meselesi daha çok karizmatik lider ya da lider kültüyle ilişkili bir mesele. Mesela Sayın Bahçeli 20 gün, 1 ay, 3 ay önce PKK ve terör aleyhine çok sert söylemler söylerken bir gün bunu ‘‘Gelsin terörist başı, parlamentoda aramızda olsun ve konuşsun, ikna etsin’’ dediği anda onu kalkıp aynı kitle ayakta alkışlıyorsa ve ona oy veren kitlede bir kırgınlık olabilir ama güven hâlâ sarsılmıyorsa ya da Sayın Erdoğan'ın işte PKK ve terör sorunu üzerinden bir 2023 siyasetini yaptığı kitle buna karşı bir soğukluk yaşasa da güven kaybı yaşamıyorsa veyahut da aynı durumda Hizbullah'ın temsilcisi olarak bilinen işte HÜDA PAR'ın sisteme girmesini karşılamıyorsa bu bir kimlik kapanıdır. Aynı şekilde belki de gene makul bir işe, PKK'nın silahsızlandırılması ya da PKK'yı teslim alma meselesi gibi algılarsan, muhalif olan yapılarda da ya da çok Kemalist kesimlerde de yani ne olursa olsun ‘‘bu bir ihanet projesidir’’ deyip de o kesimin ya da toplumsal hıncın üzerinde sörf yapmak da bir kimlik kapanı örneği bana sorarsan.

Ruşen Çakır: Peki şimdi burada neye yoğunlaşmamız gerekiyor? Türkiye örneğinde ‘‘Kimlik Kapanında Ülkem’’... Yani için yanıyor.
Tarık Çelenk: Yanıyoruz zaten.

Ruşen Çakır: Bunun Türkiye'deki eğitim sistemiyle falan düzelebileceği diye bir şey yok. Elitler üzerinden de yok. Mesela sosyal medya, dijital medya bu anlamda şimdi hayatımızı büyük ölçüde kuşatmış durumda. Dijital medyada da genellikle nefret daha fazla öne çıkıyor, empati daha geri planda kalıyor.
Tarık Çelenk: Şimdi müsaadenle ilk başta eğitim sistemimize bakalım. Eğitim sistemimizdeki insanların tanımları genellikle iktidara göre ya da devleti ele geçirenlerin pozisyonuna göre değişiyor biliyorsun. Ve o dönemde eğitim sistemimize ne yazık ki, hele bizim kuşaklarda, seninle biz aynı kuşağız, yani bizim mesela ilkokulda, ortaokulda okuduğumuz şeylerde Osmanlı padişahları ‘‘hain’’ seviyesindeydi. Hele Abdülhamid falan felaketti. Şimdi eğer insanları hain ya da kahraman yerine kurtarıcıdan ziyade normal insanlaştırabilirsek o figürler, Abdülhamid'ti, Atatürk'tü kimse artık, bunlar Türkiye'deki kapana girmiş insanlar tarafından artık normal bir ortak şey olmaya başlayacaktır, geçirgenlikler oluşturmaya başlayacaktır. Yani Abdülhamid'in de, Atatürk'ün de kimse işte onların hatalarının olabileceği, özel hayatlarında bizler gibi bir insan olabildiklerini şey yapabilirsek yani o zaman işte o kapan kapıları biraz açılır ama o kapan kapılarının açılması pek istenmiyor. Diğer sosyal medyada dediğin zamanda da tabii bu dijital dönemle ilgili bir şey. Çünkü seni sosyal medya, yapay zeka biliyor ve sana uygun algoritmaları hep karşına çıkartıyor. Muhtemelen iktidar da bu konuda işte Ekşi Sözlük, diğer konularda birtakım şeyler yapmış olabilir, ne bileyim ya da Elon Musk'la bir şeyler konuşuldu. O zaman insanlar hep kendi algoritmalarına uygun sosyal medyanın değişik platformlarında şeylerle besleniyorlar ve bu aynı zamanda korkunç bir şekilde irrasyonel ve canavarlaşmaya, trolleşmeye neden oluyor insanlar arasında. Ya mesela muhtemel ölüm tehditleri vesaire. Geçen işte bizim 77-78 yazımızdan sonra baktım X'te aleyhimize neler yazmışlar. Yani mahkemeye mi vereyim yoksa engelleyeyim mi? Ama bela, uğraşılmaz, engelledik. Öyle bir sorun da var tabii dijital algoritmalarda. Bu da kimlik kapanının çok daha ekstrem bir örneği.

Ruşen Çakır: Peki nasıl çıkılıyor buradan, çıkılabiliyor mu?
Tarık Çelenk: Vallahi çıkılması için bir defa devletin kendisinin ya da devleti yönetenlerin bu konuda niyetlerinin olması lazım. Yani Türkiye'yi belki kutuplaştırarak yönetmek kolay. Çünkü sonuç itibarıyla diyorsun ki ‘‘Bakın, ben gidersem bu öfkeli kesim sırada bekliyor, hepsi sırasını bekliyor. Yani sizin bütün kazanımlarınızı ya da sizin kazanım olarak gördüğünüzü — vazgeçtim sermayeden falan — sizin normal yaşam hakkınızı, denize girme hakkınızı bile elinizden alacaklar. Bu fırsatı bana verirsen bunun iki cihanda sorumluluğu sizde olur’’ diyor. Şimdi öteki taraf da sonuç olarak öyle bir hınç dolu ki, yani belki hayatında hiç o siyasetle ilgisi olmamış insanları bile kıyafetlerinden dolayı, şeylerinden dolayı ya da işte burada Medyascope'ta yazı yazıyorsun ama sen hâlâ işte gericisin, bilmem nesin falan filan, yani durum gergin. Bana sorarsan en önemli olay ülkeyi yöneten iradenin, kimlerse bunların bir defa artık ülkenin normalleşmesine karar vermesi lazım. Kutuplaşma üzerinden yönetmek ısrarından vazgeçilmesi lazım. Buna siyasi aktörler de gerekiyor. O söylemler, tutarlılıklar... Bir de tabii aydınların da sorumluluğu var. Yani sen sağ ol, yapmaya çalışıyorsun. Değişik grupların, herkesin ‘‘hain’’ dediği mağdurların, mazlumların sesi olmaya çalışıyorsun burada. Hani aydınlar bu sorunu daha çok üstlenmek zorundalar. Yani bu tip platformlar, biz de işte elimizden geldiği kadarıyla farklı insanları, bu kimlik kapanına girmiş kitlelere yönelik insanları çıkarmaya çalışıyoruz. Ama en büyük sorun siyasetçilerin sorumluluğu. Bu konuda bu ülkenin bu şekilde One Nation, bir millet, bir toplum olma, bir ortak gelecek hikayesini hep zedeleyen şeyler bu ısrarlar, kutuplaşma ısrarları, kimlik üzerinden siyaset üretme ısrarları vesaire.

Ruşen Çakır: Şimdi 50 yılı aşan, 50 yıl diyelim hadi, bir olayı çözme iddiası var. Tabii çok tartışmalı bir şey, çok sert bir olay ama bunun bir şekilde başarılı olması halinde birtakım başka kapılar da açılır mı?
Tarık Çelenk: Yani tabii şöyle bir şey, mantık onu gösteriyor. Bir defa bu 50 yıllık hikayenin başarılı olması için şimdi yani şu açıdan anlıyorum. Yani sonuç olarak bu insanlar oy almak zorundalar, siyasi partiler. Şimdi oy almak zorunda olan bir siyasi iktidarın bu süreci toplumsallaştırması gerekiyor. Yani, ‘‘Toplumsallaştırırsam bu sefer demokrasi ve hukuka gelecek iş. Bu sefer siyasi hedeflerimi, siyasi metodolojimi değiştirmek zorundayım. Ben de bu siyasi metodolojiye alışkın değilim, nasıl değiştireceğim şimdi?’’ diyor. Yani bu işin toplumsallaştırmadan başarılı olma ihtimali var mı? Onu sen daha iyi cevaplarsın. Toplumsallaştırmadan bu işin başarılı olma ihtimali şu anki otoriter rejimle denge içinde yok değil, var. Ama bu meselede her şeyden öte işte Bahçeli tarafının oluşturduğu bir kararlılık söz konusu olursa ya da buna bir devletin kararlılığı söz konusu olursa bu hikaye başarılı olacak. Başarılı olduğu zaman faydalı yan ürünleri ve zararlı yan ürünleri neler olacak? Onlar zamana bağlı bir şey ama şimdiden de tabii bu tip işte sizlerin kurduğu, konuştuğumuz entelektüel platformlar öngörü üreteceğiz, başka çare yok.

Ruşen Çakır: Burada mesela toplumsallaşma benim çok kafama taktığım bir şey. Daha geçen gün bununla ilgili ‘‘sürecin toplumsallaşması’’ dedim. Orada medya ayağı çok önemli. Dijital medya, konvansiyonel medya ve medyanın büyük bir çoğunluğu sizin mahalle tarafından kontrol ediliyor ve bunu yönetenlerin, edenlerin büyük bir kısmının hoşlandığı şeyler değil bu. Onlar da kutuplaşmanın ekmeğini yiyorlar. Nasıl yapacaklar? Kendilerine rağmen kutuplaşmadan niye vazgeçsinler?
Tarık Çelenk: Ya burada bir defa toplumun bu projeyi yönetenler ya da bu konuda ikna etmeye çalışanlar arasında bir güvenin oluşması lazım. Güven oluşması için samimiyet gerekiyor, içtenlik gerekiyor. İnsan inandığı bir şeyi savunabilir. İnanmadığı bir şey ayıp olmasın, ekmek param kesilmesin diye savunduğu zaman o yabancılaşma doğuruyor, soğukluk doğuruyor, başarısızlık doğuruyor zaten kendi doğasından itibaren. Ya bak, işte bizler 10 yıl önce ne konuştuksa şimdi üç aşağı beş yukarı aynı şey. Şimdi o güven sorununun aşılması lazım, mahallenin adına konuşan insanların. Ama aynı şekilde Öcalanist yapı da öyle. Ben hatırlıyorum yıllar önce HADEP’in bir konuşması vardı, galiba açlık grevi meselesi vardı. Canlı yayında Gülten Hanım galiba açıklıyordu, İmralı'dan o anda kağıtla talimat geldi, hemen o konu, o açlık grevleri üzerine bir fikir değişti. Şimdi bu tip ilişkiler tabii güvenilirliği ve sahiciliği zedeliyor. Yani eğer toplum tarihsel bir dönemece girecekse bir defa yani bu işe karşı çıkanlar da, bu işi savunanlar da sahiciliği artık aramak zorundalar. Ne kadar sahicilik varsa o kadar çok güven olacaktır. Karşı da çıksa adam sana saygı duyacak, güven duyacak. Ama en büyük sorun ‘‘ya bunun arkasında ne var’’ güvensizliği diye gözüküyor. Ama artık yürüyecek bu iş gibi gözüküyor.

Ruşen Çakır: Burada temel meselelerden birisi herhalde sanki şey, çoğulculuk ve çoğunlukçuluk arasındaki fark. Yani çoğunluğu alanın diğerlerine her şeyi yapması sanki hakkıymış gibi... Halbuki çoğulculuğu beslemek, yani daha sayıca az olana da alan açmak vesaire meselesi. Bu biraz da hani ‘‘kindar nesil’’ lafı vardı ya Erdoğan'ın. Hani, ‘‘Siz bize yıllarca zulmettiniz, şimdi sıra bizde’’ gibi bir olay yaşanmıyor mu?
Tarık Çelenk: Tabii Müslümanın öfkesi diyelim buna. Müslümanın şefkati değil, Müslümanın öfkesi. Ama Peygamber öfke göstermiyordu, yani Mekke'ye bile giderken. Fatih bile şeye girdiği zaman emannâme verdi. Ben Katolik kilisesine gitmiştim Bosna'dayken. Tabii burada sorunun esası bence rıza üretmekten ürkülüyor. Çünkü rıza üretmeyi başarabilecek entelektüel mekanizmalar yok, özgüven yok. Rıza üretmeden bu işler ancak böyle olur.

Ruşen Çakır: Peki başarı örneği var mı?
Tarık Çelenk: Vallahi FARC galiba, değil mi? Kolombiya'da öyle bir şey var, otoriter şeyle ilgili. Bir de bir ada grubu vardı galiba, o tip yerlerde. İşte terör örgütü dedikleri yapıyla onların silahsızlanmasını pazarlıkla beraber hallettiler. Ama tabii oradaki terör yapısıyla etnik ve tarihsel bir background'u olan tarihsel bir sorunun çözümünü otoriter bir sistemde çözmek bana sorsan daha tehlikeli, daha ayrımcılığa götürür işi. Yani demokrasi ancak birleştirir bu ülkeyi. Otoriter sistemde adam yani sonuç itibarıyla bir ayrımcılık, bir özerklik, dolaylı bir federasyon, çünkü otoriter sistemlerde, sağlam merkezlerde ancak bu yapılar özerk olabilir ama demokratik bir yerde herkes temsil hakkını bulur, temsil hakkında bir birlik olur diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Şimdi şunu hatırlatmak istiyorum: Yıllar önce AKP ilk iktidara geldiğinde Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer'in bir raporu vardı, devletin yeniden yapılanmasıyla ilgili ve bu rapora karşı ülkedeki egemen şey, o zaman için derin devlet diyelim, bayağı bir şey yaptılar.
Tarık Çelenk: O derin devlet şey, devre mülk gibi yani herkesin eline geçiyor zaman zaman.

Ruşen Çakır: Evet. Ve şey oldu, bir tür ülkeyi bölücülük olarak tanımlamıştı onlar bu raporu. Devletin, tam adını unuttum ama...
Tarık Çelenk: Avrupa Birliği'ne uyum gibi bir rapordu galiba.

Ruşen Çakır: Evet ama bir devletin yeniden yapılanması gibi bir şey. O raporu hazırlayan, hazırlatan bir iktidar, şimdi AKP'nin 25. yılındayız, tam bu raporun tam zıttı ve zamanında o rapora en çok itiraz edenlerden daha otoriter bir çizgide. İş şeye kadar telaffuz ediliyor biliyorsun, belediye başkanlarının atama yoluyla gelmesine kadar telaffuz ediliyor. Bu nasıl oldu?
Tarık Çelenk: Biraz burada senin gözünle bakayım. Şimdi Türkiye'deki sağcılık köylülük meselesi iç içe ya, esnaflık meselesi, kullanışlılık meselesi. Yani esnaf o anki zamana bakar. Türkiye'de o dönemde 28 Şubat'tan gelen bir askeri vesayet dönemi vardı ve Türkiye'deki belli kurumlar gerçekten vesayet altındaydılar ve bunlara karşı en sağlam argüman Avrupa Birliği'ydi, demokratikleşmeydi. Şimdi sonuç itibarıyla ondan sonraki süreçlerde yaşanan süreçlerde Türkiye'deki işte Beyaz Türklerle anlaşamama meseleleri falan vesaire gelince bu o karşı çıktığın yapıyla iş birliğine doğru gitti. Yani mesele sadece iktidar meselesi, mesele sadece rıza üretmek değil. Sadece işte ekonomiyi ve siyaseti ele geçirip de kültürü hiç önemsememekse bu da rıza üretmemeye gidiyor sonuç itibarıyla. Bu her an değişebilir ama demokrasi dediğin zaman da tabii geçmişten de bugünden de hesap sormaya kadar giden bir risk içeriyor belli yapılar için. O açıdan bana sorarsan yani Ömer Dinçer'in o zamanki o yapının kullanışlılığıyla ondan sonraki yaşanan, tabii işte biliyorsun 2015-2016 şoku yaşandı, işte 17-25 falan, tamamen sistem değişti. Bana sorarsan önemli olan burada iktidarın devam etmesi, ekonomik gücün, servetin el değiştirmesiydi. O açıdan diğer hususların ilkesel bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Ama bu kadar da bedel ödendi tabii. Toplum ödedi, kendileri de bedel ödedi. Bir geriye dönüp retrospektif yapmak zorundalar dediğin gibi.

Ruşen Çakır: Şu süreçle ilgili tartışmalarda, yani daha doğrusu devletle Öcalan arasındaki müzakerelerde diyelim üç tane kavram ortaya çok çıkıyor: Güven, güvence ve taahhüt. Çok ilginç, o da şu, taraflar birbirine güvenmiyor. O güvenin tesisi için birtakım güvenceler gerekiyor ve birilerinin de bir şeyleri taahhüt etmesi gerekiyor gibi bir olay.
Tarık Çelenk: Bu ne kadar şeffaf tabii...

Ruşen Çakır: Değil. Yani o görüşme notları elimize geçmese bunlardan haberimiz olmayacak.
Tarık Çelenk: Belki de şeffaf olmak zorunda da değil, belki makul de karşılanabilir.

Ruşen Çakır: Ama en azından bu tür şeylerin şeffaf olması gerekir. Yani burada karşılıklı güvenin tesis edilmesi için karşılıklı güvenceler verilmesi lazım gibi tartışmaların yapılması lazım. Bunu Kürt meselesinin ötesine taşıyıp, PKK meselesinin ötesine taşıyıp Türkiye'de toplumda kutuplaşmanın aşılmasında, karşılıklı güvensizliklerin giderilmesinde taraflar ne tür güvenceler verebilirler? Çok taraf var tabii ki de ama genel olarak çatışan, kutuplaşma daha çok hâlâ bir din üzerinden yürüyor gibi, öyle gözüküyor. Bir etnisite üzerinden yürüyor ama esas din üzerinden yürüyor. Güvensizliği aşma konusunda taraflar ne tür güvenceler verebilir? Neleri taahhüt edebilirler?
Tarık Çelenk: Bana sorarsan burada önemli olan sicili bu konuda temiz, güvenilir, her iki tarafın da, yani fikrini sevmese de her iki tarafın da güvenilir bulduğu aydınlar, siyasetçiler, onlardan da ne kadar var bilmiyorum da, yani aydınlar, siyasetçiler, bürokratlar her neyse ortak güvenilirlik paydasında olan insanlara bir defa bir alan açmaları lazım. Yani onlara bir inisiyatif verme tanımaları lazım. Yani Türkiye'nin bu sivil alanın güçlenmesi ve bu sivil alanda da sadece bir tarafa ait değil, bir mahallenin adamı değil, tüm mahallelerin güvenebileceği, onlardaki aradaki geçişkenlikleri sağlayabilen insanlara, platformlara, temsil gücü yüksek olan bu siyasetçi, aydın kişilere bir alan açılması lazım. Yani bu gene bir şekilde dolaylı bir toplumsallaşmaya açılan kapıyı teşkil ediyor. Yani bunlar güvenin bir ayağını oluşturabilir. Aklıma sorduğun sorudan sonra ilk gelen şeylerden biri bu. Onun dışındaki hikâye biliyorsun üçüncü göz. O zaten kabul edilmiyor. Uluslararası bir şeyin bu konuda deneyimli olan, dünyada bunlar çoğu yerlerde girdiler, yani üçüncü göz falan. Şimdi yerli ve milli hassasiyeti ne kadar samimidir, ben onu tartışırım ama hadi öyle kabul ettik samimi olduklarını. O zaman kardeşim Türkiye içinden, dışarıdan olmayan, Türkiye içinden seninle benim tanıdığımız arkadaşlarımız var, uluslararası çatışma çözümlerinde, uluslararası akademik alanda başarılı, saha tecrübeleri olan, bizlerin de değişik tecrübeleri var. Bunlardan oluşan bağlayıcı olmayan bir güven içinde yapan insanlardan oluşan bir üçüncü gözü düşünebilirsin. Yani illa bürokratlardan, illa bakanlardan olması gerekmez, onlar denetlesinler.

Ruşen Çakır: Ben daha çok şeyi sormak istedim. Anladım bu söylediğini ve senin de dahil olduğun bir akil insanlar deneyimi de...
Tarık Çelenk: O ayrı bir konu sonuçta.

Ruşen Çakır: Ben daha çok toplumsal anlamdaki şeyi soruyorum.
Tarık Çelenk: İşte o zaman toplumsal anlamda dediğim gibi toplumun güvenebileceği insanlara alan yaratmak. Bakın bu alan şu olacak: Bir tanesi topluma görsel hitap edebilecek dizi filmler. Yani yanlış anlaşılmasın, PKK'lıların tabiriyle gerillayla bizim Mehmetçik'in ya da subayın içinde olacağı ama her birinin kendini doğru temsil ettiği... Mesela ‘‘Nefes’’ filmi öyle bir filmdi. ‘‘Nefes’’ filminde kimsenin onuru aşağılanmıyordu. Mesela bu tip ortak kültürel platformlarda ve bizim Ekopolitik’in faaliyetlerini biliyorsun, yıllar önceki Ekopolitik, o dönemdeki sivil çalışmalara biz ülkücüleri, Ülkü Ocakları'nı ya da işte ulusalcıları Hakkâri'ye, Erbil'e, Süleymaniye'ye götürdük, onları getirdik bu taraflara. Yani sivil bir alanda bir yüzleşmeye tanık olurduk. İşte şehit analarıydı, diğer şeylerin anneleri vesaire bir araya getiriyorduk. Bunlar yapılır, yeter ki ‘‘biz bu konuda bir irade koyuyoruz, istiyoruz’’ diye bir niyet ve inisiyatif kullanılsın. Yani toplumsallaşmayı dolaylı olarak istememek ve bu konuda kararlı olmak bu dediklerini anlamsız kılıyor.

Ruşen Çakır: Şimdi o kadar konuştuk ettik ama anladığım kadarıyla kapandan çıkamıyoruz ha!
Tarık Çelenk: Vallahi kapandan nasıl çıkacağımızı, 200 yıllık hikâye, kitapta anlattık yani bir şekilde. Merak edenin, ilgilenenin okumasını tavsiye ederim. Benim derdim kitapların satılması değil, bu kavramların toplumsallaştırılması, tartışılmasıdır. Yani ‘‘kimlik kapanı, açık gizli köylülük, kapalı zihin, kimliğin geleneksizleşmesi’’ gibi kavramların kitaplar üzerinden, sizin gibi dostlar üzerinden tartışılmaya açılmasıdır, topluma açılmasıdır.

Ruşen Çakır: Çok sağ ol Tarık.
Tarık Çelenk: Sağ ol, sana da çok teşekkür ederim desteklerin için.

Ruşen Çakır: Evet, Tarık Çelenk'le konuştuk, ‘‘Kimlik Kapanında Ülkem: Hata Neredeydi?’’ kitabı üzerine. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
23.08.2026 Furkan Vakfı olayı: Dindarın dindara yaptığı
22.08.2026 Artık kimse dağa çıkmasın!
21.08.2026 Dünkü savunmamın özeti: Bu ayıp benim değil!
20.08.2026 Alparslan Kuytul'un yalnızlığı
19.08.2026 Abdullah Öcalan: “Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer”
19.08.2026 Silivri mi, İmralı mı?
18.08.2026 Cemaatler şeffaf olabilir mi?
16.08.2026 Cübbeli Ahmet Hoca'ya da sıra gelir mi? |
15.08.2026 Yoksa Süleymancılara kayyum mu atanacak?
15.08.2026 Tarık Çelenk ile söyleşi: “Kimlik Kapanında Ülkem”
23.08.2026 Furkan Vakfı olayı: Dindarın dindara yaptığı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı