Onur Alp Yılmaz ile söyleşi: Erdoğan’ın hesapları nasıl tuttu? CHP ne yapabilir?

20.01.2026 medyascope.tv

20 Ocak 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Onur Alp’le devam edelim, Onur Alp Yılmaz. Onur, şu anda önümde senin yazdığın şeyler var sosyal medyadaki. En çarpıcısı, dün hatta bir yayında adını vermeden senden çalarak kullandım; "Süreç şimdi başlıyor." diyorsun. Ne demek istiyorsun?
Onur Alp Yılmaz: Yani aslında en başından beri söylemek istediğimi söylüyorum. Bu Erdoğan açısından son derece çıplak bir güç mücadelesiydi. Erdoğan siyaseti ilkelerden ziyade güç mücadelesinde kimin nerede konumlandığı üzerinden okuyan bir lider. Ve dolayısıyla sürecin başından itibaren bu meseleyi Amerika Birleşik Devletleri ile ve bölgedeki egemen güçlerle ya da bölgede nüfuz sahibi olan güçlerle çözebileceğinin farkındaydı. Yani Abdullah Öcalan’ı bir aktör olarak ortaya çıkartmak, onunla bir müzakere yürütmek ya da PKK ile masaya oturmak Erdoğan’ın tabanına anlatabileceği bir şey değildi. Erdoğan bunu hiçbir zaman böyle görmedi. Ve dolayısıyla bu meselede aslında konumlandığı yer Devlet Bahçeli ile bu noktada ayrışıyordu. O bu meselenin Batılı başkentlerle çözülebileceğini, kendisini Batılı başkentlere, başta Amerika olmak üzere elbette, Trump’ın bölgede düşündüğü projelere bir bileşen yapabileceğini biliyordu. Sürecin başından itibaren, Trump’ın iktidara gelmesinden itibaren işte Rusya-Ukrayna meselesinde arabulucu olabileceğini ifade eden ve bunun için Türkiye’de süreçler yürüten; diğer taraftan Hamas’ın tasfiyesinde ortaya bir irade koyabileceğini ifade eden ve Hamas üzerinde nüfuzlu olduğunu belirten; Suriye’de ortaya çıkan yeni yönetimin en aslında etkili şekilde ilişki kurduğu aktör olarak kendisini gösteren ve yine bu bağlamda İran’ın bölgedeki nüfuzunu kırabilecek yegâne alternatif olarak kendisini gösteren bir Erdoğan var. Ve dolayısıyla burada Amerika’dan bunun karşılığında beklediği şey de aslında bölgede, Suriye’de ve Türkiye’de PKK’nın bütün unsurlarıyla kendisini lağvetmesi ya da kendisini dağıtmasıydı. Dolayısıyla bize anlatıldığı anlamda bir çözüm süreci zaten hiçbir zaman olmadı. Yani Türkiye’ye daha fazla demokrasi getirecek olan, işte Kürt meselesinde kalkınma meselelerini ön plana çıkartan, işte hatta şunu söyleyeyim; belediyelere kayyum atanmasının önüne geçen bir yasal düzenlemeye dahi imza atan bir çözüm meselesi hiçbir zaman karşımıza konmadı. Sadece ortada iyi niyet beyanları vardı. Ama Erdoğan meseleyi bir güç mücadelesi olarak okuduğu için Suriye’deki durum kendi lehine dönene kadar, içeride kendi gücünü daha fazla arttıracak bir denkleme gelene kadar çatışmayı durduracak ve diğer taraftan Türkiye’de de muhalefeti bölecek bir strateji olarak bunu uygulamıştı ve bunda da başarılı olduğunu görüyoruz. Bu noktadan sonra artık Erdoğan’ın eli güçlü. Çünkü orada sıkışmış bir SDG var. İşte İsrail’le adeta saldırmazlık üzerinden bir anlaşma yapılmış durumda. Amerika Birleşik Devletleri bu konuda büyük ölçüde ikna edilmiş gibi gözüküyor ve dolayısıyla bugünden sonra Sayın Cumhurbaşkanının DEM Parti’nin önüne koyacağı formül çok açık: "Suriye’de ve Türkiye’de bütün unsurlarınızla yok olmak mı istiyorsunuz, yoksa benim bir dönem daha cumhurbaşkanı olmama ya da ortaya koyacağımız anayasaya destek olmayı mı tercih edersiniz? Siyaseten tamamen yok olmayı mı istersiniz, yoksa burada benim siyasi perspektifime destek olup bir sonraki cumhurbaşkanlığında beni desteklemek mi istersiniz?" gibi varoluşsal bir soru soracaktır Sayın Cumhurbaşkanı.

Ruşen Çakır: Burada o zaman şunu mu söylüyorsun? Birçok kişi benzer yorumu ne zamandır yapıyor. Yakın bir zamana kadar, en azından cumhurbaşkanlığı seçimine kadar, hatta büyük ölçüde son yerel seçime kadar muhalefet içerisinde olan Kürt hareketi, mesela Kılıçdaroğlu’nu desteklemişlerdi biliyorsun, yerel seçimde de bazı yerlerde CHP ile kent uzlaşısı yapmışlardı. DEM Parti’nin artık muhalefet sayılmayacağı bir dönem ihtimalinden mi bahsediyorsun?
Onur Alp Yılmaz: Yani evet, Sayın Cumhurbaşkanı en azından bu meseleyi buradan tartışmak isteyecek. Ona eminim. Önlerine koyacağı menü bu olacaktır diyelim. Yani, ‘‘ya bu menüyü yiyeceksiniz ya da ben sizi yiyeceğim’’ gibi bir teklifle aslında Sayın Cumhurbaşkanı muhtemelen DEM Parti’nin karşısına gidecek bundan sonra. Ve aslında bir buçuk yıldır benim en azından anlatmaya çalıştığım şey biraz buydu. DEM Parti o kadar hoyratça davrandı ki ve daha öncesinde iktidarın, tırnak içinde, savaş politikası yürüttüğü dönemde DEM Parti’nin bu kadar marjinalize edilmesinin önüne geçmeye çalışan ya da bunu eleştiren insanları dahi bu süreci eleştirdikleri için, bu sürecin demokrasi üretmeyeceğini eleştirdikleri için, DEM Parti’in tamamıyla Öcalan’a indirgenmiş ve Suriye’ye indirgenmiş bir süreçle Türkiye’nin demokrasisini ateşe attığını ifade ettiğimiz için örneğin bizlere karşı çok garip bir tutum takınmıştı. Fakat burada ben şunu söylüyorum: Bir buçuk iki yıldır Türk Ceza Kanunu bilfiil ihlal ediliyor DEM Parti tarafından ve bu iktidar tarafından DEM Parti’nin önüne emin ol ki koyulacak Ruşen abi. Anlatmaya çalıştığımız şey tam buydu. Bu süreçte yapılan şeyler iktidar tarafından DEM Parti’nin önüne mutlaka koyulacaktır. Kendisini desteklememesi durumunda da bunun bir bedeli olacağını görmek çok da zor olmasa gerek. Çünkü DEM Parti’nin anlattığı hikâyeye göre Suriye’de de Türkiye’de de, tırnak içinde söylüyorum, Kürtlerin kimlik bağlamında kazanımlar elde ettiği bir süreç olacaktı. İktidar bu konuda çok istekliydi, çok büyük bir arzu içindeydi DEM Partililerin çizdiği pembe tabloya göre. Ama işin renginin pek de öyle olmadığını hep beraber gördük sanırım. Buradaki temel mesele şu tabii: Yani Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’da yeniden giriştiği bu düzen kurma arayışında, özellikle Çin ve Rusya’nın buradaki gücünü kırmaya dönük arayışları içerisinde zaten çatışma ve teröre pek de yer yok. Yani Trump’ın burada zaten çizdiği rota Orta Doğu gibi bölgelerin ticarileştirilmesi olduğu için bu bölgelerde zaten Trump bu silahsızlandırma politikasına girişecekti. DEM Parti’nin burada meseleyi okuduğu yer aslında Amerika’nın yıllarca kendilerini eğitip donattığı ve kendilerinin IŞİD’le mücadele ettiği ve dolayısıyla Amerika’nın mutlaka kendilerini tercih edeceği üzerine şekilleniyordu. Ama bu maalesef emperyalizmi dahi yeterince okuyamamakla alakalı bir çerçeveyi ortaya koyuyor. Bundan sonraki süreç bence DEM Parti açısından hiç olmadığı kadar sancılı olacaktır.

Ruşen Çakır: Peki, muhalefete gelelim. Şimdi Namık Tan’ın uzun bir Suriye değerlendirmesi var, biliyorsun. Kendisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin dış ilişkilerden sorumlu ismi ve bir tartışma yarattı. Özellikle Kürt hareketine yakın kesimler rahatsız oldular biliyorsun. Şu ana kadar Namık Tan’ın bu yazısı dışında bütün bu Suriye’de olanlarda CHP’yi pek fazla görmedim. Ben görmedim, bilmiyorum. Sen gördüysen söyle. CHP için bu durum bir fırsat olabilir miydi? Olabilir mi hâlâ? Ne diyorsun? Hatta tabii Suriye’den hareketle sürecin geleceği de...
Onur Alp Yılmaz: Evet. Yani aslında tam olarak bu komisyon meselesinde tartıştığımız şey buydu ya Ruşen abi. Yani o komisyon meselesi iktidarın çizdiği perspektife alternatif bir perspektif çizme; meseleyi kimliklere sıkışmayan demokrasi ve Özgür Özel’in o günkü söylemiyle "cuntacılar" üzerinden okuyabilecek alternatif bir zemin sunuyordu. İktidara öyle bir konfor alanı yarattı ki Cumhuriyet Halk Partisi’nin o komisyona girmesi, iktidar çok maliyetsiz bir alanda süreci bugüne kadar getirmeyi başardı. Çok basit bir şeyle; yani "Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulayın kardeşim, biz bunun karşılığında bu komisyona girmeyi kabul edeceğiz." denseydi orada ya DEM Parti tabanına bir şeyler anlatmakta zorlanacaktı ya da AK Parti tabanına bir şeyler anlatmakta zorlanacaktı. Çünkü ‘‘Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulayın’’ demek, eşittir ‘‘Demirtaş’ı serbest bırakın’’ demekti. Bu, Sayın Cumhurbaşkanı’nın çok tercih edeceği bir yöntem değildi muhtemelen. Tercih etseydi, Cumhuriyet Halk Partisi Demirtaş’ı çıkartan aktör olacaktı. Tercih etmeseydi, DEM Parti Selahattin Demirtaş’ı çıkartmayan partiyle masaya oturmuş olacaktı. Dolayısıyla maalesef bu tren o günlerde kaçtı. Ama bu Suriye meselesi özelinde tabii ben Cumhuriyet Halk Partisi’nin politikalarını değerlendirecek ve bunun üzerine bir şey söyleyecek ya da orada savunacak, bu konuyla alakalı görüş beyan edecek durumda değilim. Ancak şunu söyleyeyim sadece; Cumhuriyet Halk Partisi’nin dış politikadaki bu, ne diyelim, sanki 2002’deymişiz ya da 1990’lardaymışız gibi bir dünya okuması yapması sadece Suriye özelinde değil, bütün dünya genelinde ve diğer taraftan dünyanın geldiği bu yeni konjonktürde seçimlerde başına bela olabilecek bir durum. Çünkü dünya bu haldeyken, bu kadar çatışmalı bir iklim varken ve Erdoğan kendisinin uzun süren liderliğine, tırnak içinde kendi ifadeleriyle ‘‘dünya liderliğine’’ toplumu ikna etmeye çalışacakken; yani ‘‘Dereyi geçerken at değiştirilmez. Bu kadar büyük bir kriz ortamında Erdoğan’dan başka birini düşünmeyin. Bakın dış politikada muhalefet zaten yeterli bir performans sergileyemiyor’’ görüntüsü ortaya çıkacakken, bu imaj satılacakken dünyayı 2002 gözüyle, 1990’lar gözüyle okumak, dünyayı bu kadar Amerikancı bir yerden okumak – ki Erdoğan bu kadar açıktan Amerikancılık yaparken – ne Cumhuriyet Halk Partisi’ne bir şey kazandıracaktır ne de diğer taraftan dediğim gibi seçmenler açısından ikna edici bir performans ortaya koyacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin dış politika perspektifinin genel olarak gözden geçirilmesinde çok büyük fayda olduğunu düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Peki, şöyle toparlayalım. "Yeni başlıyor" dediğin süreç nasıl evrilecek sence?
Onur Alp Yılmaz: Bunu tabii aslında açıkladım. Bu sürecin nasıl evrileceği daha ziyade Sayın Cumhurbaşkanı’nın DEM Parti’yi nereden ne kadar sıkıştırdığına bağlı olarak şekillenecek bir şey gibi duruyor. Bunun için şimdiden bir öngörüde bulunmak zor. Ancak zaten nihayetinde Sayın Cumhurbaşkanı’nın nereye varmak istediği çok açık. Birincisi, bir dönem daha adaylığını garanti altına almak. İkincisi, anayasa değişikliğini mümkünse geçirmeye çalışmak ve diğer taraftan elbette kendisinin de ifadesiyle "ölene kadar başkanlık" dediği formül üzerinde bir yeni sistem kurgulamaya çalışmak. Bu yüzden de Türkiye’de demokrasi dediğimiz rejimin günden güne yara aldığını görürken, her etnik ya da dini ya da mezhepsel kimliğin başına adeta bir kişinin kolektifin kayyumu gibi atandığı ve onun rejimin sahibiyle konuşma tekeline sahip olacağı bir yeni döneme doğru gidebiliriz diye bir endişe taşıyorum. Yani Kürtler adına örneğin Öcalan’ın konuşma tekeline sahip olduğu, Sayın Cumhurbaşkanı’nın da bütün kimliklerin üzerinde adeta bir konfederasyon lideri gibi bulunduğu; aslında demokrasiden ziyade hiyerarşi üreten bir rejimle karşı karşıya kalma ihtimalimiz beni açıkçası ürkütüyor. Bu, bundan sonra yaşayacağımız sürecin de risklerini oluşturan bir şey. Çünkü zaten dünyada da geldiğimiz noktada otoriter liderlerin adeta otoriter enternasyonal kurduğu bir denklemle karşı karşıyayız. Sayın Cumhurbaşkanı’nın zihnindeki plan da sanırım bu küresel denklemden ve Türkiye’de bir buçuk yıldır muhalefetin sistematik olarak yaptığı hatalardan kendisine çıkartacağı pozitif sonuçlardan çok da bağımsız değil gibi geliyor bana.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Onur Alp. Çok sağ ol yayınımıza katıldığın için. Sağ olasın.
Onur Alp Yılmaz: Ben çok teşekkür ederim.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
23.01.2026 Çağımızın Sisifos’u: Kürtler
22.01.2026 Suriye dersleri: “Krala yaslanmayın, düşersiniz”
21.01.2026 Öcalan “Sonumuz Gazze gibi olur” diye uyarmıştı
20.01.2026 Suriye’nin ortaya çıkardığı Kürt milliyetçiliğinin krizi
20.01.2026 Onur Alp Yılmaz ile söyleşi: Erdoğan’ın hesapları nasıl tuttu? CHP ne yapabilir?
19.01.2026 Hafta Başı (66): Suriye'de dengeler değişti | Suriye'den sonra çözüm sürecinin geleceği
19.01.2026 “Pirus zaferi”: Öcalan’ın kehaneti Suriye’de gerçekleşiyor
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın Kürtler ve SDG üzerine söylediklerine şerhler
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın yakaladığı ve kaçırmakta olduğu fırsat
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı