Gıran Özcan ile söyleşi: İsrail, ABD ve Kürtler

11.02.2026 medyascope.tv

11 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Amerika Birleşik Devletleri başkentine uzanıyoruz ve orada önemli bir kurumun, Yahudi Amerikan Ulusal Güvenlik Enstitüsü (JINSA)’nün Kürt çalışmaları uzmanı Gıran Özcan ile birlikteyiz. Kürt sorununun Batı'da, ABD'de ve İsrail'de nasıl algılandığı ağırlıklı bir yayın yapacağız. Merhaba, hoş geldiniz Gıran Bey.
Gıran Özcan: Merhaba, hoş bulduk Ruşen Bey.

Ruşen Çakır: Şimdi bilmeyenler için önce sizin Ali Kemal Özcan'ın oğlu olduğunuzu bir söyleyelim. Ali Kemal Bey ile bir yayın yaptık. Tarihi bir yayın oldu. İzleyenler de bilirler. Kendisi zamanında, 2019 seçimleri zamanı Abdullah Öcalan ile görüşen akademisyen olarak biliniyor. Siz uzun yıllar İngiltere'de yaşadınız. Daha sonra ABD'ye geçtiniz ve ABD'de de 2021'e kadar HDP'nin Amerika temsilciliğini yaptınız. Sonra bir Kürt enstitüsü kurdunuz, bir merkez kurdunuz ve yakın zamanda da JINSA'ya geçtiniz. Şimdi açıkçası JINSA, ben de Washington'da gazetecilik yaptığım için hep bilirim; Yahudi lobisi denince akla ilk gelen kurumlardan birisi. Yanılmıyorum değil mi?
Gıran Özcan: Şöyle Ruşen Bey, yani lobinin tanımını biraz yapmak gerekiyor. Çünkü burada İsrail'in en büyük lobisi olan ya da Amerika'nın İsrail ilişkilerindeki en büyük lobiyi yapan kurum AIPAC. Burada yasalara ayak uydurmanız gerekiyor. Ondan dolayı lobi faaliyeti yapan kurum çok farklı bir kurum. AIPAC adında bilinen bir kurum. JINSA'nın faaliyetleri lobiden ziyade daha çok araştırma olarak tanımlanabilir.

Ruşen Çakır: Evet. Ama sonuç olarak yani bir şekilde İsrail'i gözeten bir kurum olduğu... Evet, haklısınız. Lobi derken tabii apayrı bir şey ama oranın İsrail ile bağlantılı en önemli düşünce kuruluşu diyelim. Şimdi burada Kürt araştırmaları hep var mıydı? Siz yeni mi dahil oldunuz yoksa sizle beraber başlayan bir şey mi?
Gıran Özcan: Ruşen Bey, maalesef Washington'da, hatta ABD devletinde de bu eksiklik çokça hissediliyor. Öyle Kürt çalışmalarına has bir departman ne devlet nezdinde oluşuyor ne de ABD'deki düşünce kuruluşları nezdinde oluşuyordu; ta ki bu pozisyon oluşturulana kadar. Yani ilk bizimle başladı; Washington'da ana akım bir düşünce kuruluşunda "Kürt Çalışmaları" adı altında yapılan bu çalışma ilk JINSA'da bizimle birlikte başladı. Daha önce biz burada Kürt Barış Enstitüsünü kurmuştuk. Bu daha çok Amerikalı Kürtlerin desteklediği bir projeydi. Bunun yanında ABD'de böylesi, sizin de bahsettiğiniz gibi çok tarihi geçmişi olan ve ana akım bir düşünce kuruluşunda olan ilk Kürt programı diyebiliriz.

Ruşen Çakır: Peki, Türkiye'de malum İsrail üzerine birçok teori var, komplo teorileri var ya da başka düşünceler var ve İsrail'in Kürtlere yönelik olarak stratejisi... Mesela Suriye'de kriz başlamadan önce İsrailli birtakım yetkililer sürekli yaptıkları açıklamalarda bir tür Kürtlerden stratejik ortakmış gibi bahsettiler; Dışişleri Bakanı, başkaları da. Ama mesela son olayda gördük ki Dürzilere gösterdiği ilgiyi Kürtlere göstermedi. Hatta bazı Kürtlere göre İsrail, Kürtleri yarı yolda bıraktı. Gerçeği nedir bu işin? İsrail Kürtlere nasıl bakıyor?
Gıran Özcan: Yani tabii önce bu soruya cevap verebilmek için bu ilişkinin tarihine biraz bakmak lazım. İsrail'in devlet politikalarındaki önceliklerinin ne olduğunu anlamak gerekir ki öncelikle şunu belirtmek isterim: İsrailli yetkililerle görüşen biri olarak da şunu söyleyebilirim. Başından beri Kürtlere yaklaşan —İsrail açısından söylüyorum— Kürtlerle ilişkileri stratejik bir düzeyde değerlendirdiklerini hiçbir zaman belirtmediler. Hatta bu ilişkilerin başladığı andan itibaren diyebiliriz; bu konuda çok açık ve netlerdi aynı zamanda. Bu ilişkiye stratejik bir önem vermedikleri ya da stratejik önem verdiklerine dair herhangi bir vurgu sanırım bir yerde bulamayız şu an. İsrail'in kendi güvenliği açısından, yani kendi güvenlik politikaları kendisi açısından önceliklidir. Ve bu güvenlik politikalarını da son özellikle son yıllarda gördüğümüz gibi kimsenin gözünün yaşına bakmadan amansız takipçiliğini yapabilecek bir devlet olduğunu da ispatlamıştır. Ama tabii bu genel komplo teorileri içerisinde çokça dillendirildiği için şöyle bir şey de söyleyelim: Yani Kürtlerin İsrail'le ilişkisi her ne düzeyde olursa olsun, geçmişi ne kadar olursa olsun, toplam bütün Kürdistan'ın tüm parçalarındaki İsrail'le olan ilişkilerini hepsini bir araya getirseniz Türk devletinin İsrail'le ilişkilerinin %1'i etmez. Yani sanırım öncelikle komplo teorilerine böyle net bir cevap verelim. Hâlâ bugün bile, bugün Türkiye ile İsrail'in ilişkilerindeki en zorlu, en tansiyonu yüksek düzeyde. Ki bugünlerde bile Kürtlerin İsrail ilişkisi Türkiye'nin %1'ine bile ulaşmamıştır. Yani bu açıdan özellikle Türkiye'de, hatta son zamanlarda muhtemelen birazcık da Türkiye'nin Dışişleri Bakanlığının itmesiyle bu teorilerin ortaya çıkması; "İşte Kürtlerle İsrail Orta Doğu'da yeni bir politika belirlemiş, bazı stratejik öncelikleri örtüşüyor, çok büyük bir koalisyon geliyor, Kürt-İsrail ittifakı" temelindeki söylemleri, Kürtleri özellikle yaşadığı bölgelerde kriminalize etme, marjinalize etme, şeytanlaştırma —ki bu kelimeyi de çok bilinçli kullanıyorum— bu tür çabalara hizmet etmektedir. Yoksa kimsenin, yani her etnisitenin ne kadar hakkı varsa Kürtlerin de bir o kadar hakkı var; İsrail'le hem devlet nezdinde hem de Yahudi toplumuyla görüşmeye, diplomatik ilişki geliştirmeye, siyasi ilişki geliştirmeye, ekonomik ilişki geliştirmeye herkesin hakkı olduğu kadar Kürtlerin de hakkıdır. Yani bundan kaçınacak olan veya bunun tabu olarak ele alınması bir kere hiç meşru bir argüman değildir. Ama son aylarda, özellikle de son yıllarda, bu tür sizin de tanımladığınız gibi komplo teorilerinin çıkması farklı politik amaçlara hizmet etmektedir. Yoksa o ilişkinin niteliği ile ilgili çok doğru, çok gerçeğe yakın beyanatlar olmadığını şimdiden belirteyim. Ve bundan dolayı da Suriye'de gelişen bu "ihanet", "İsrail arkadan mı vurdu?" veya "verdiği sözleri tutmadı mı?" gibi söylemlerin öncelikli olarak onları anlatsam bence yerinde olur.

Ruşen Çakır: Tam da bu noktada PKK yayınlarında da okudum, siz de okuyorsunuzdur; "Suriye'de ne oldu?" sorusunun cevabını vermeye çalışırken Paris'teki görüşmeye çok önem atfediyorlar. Ve şöyle bir anlatı var: Paris'te İsrail'le Suriye Şam yönetimi anlaştı. Bu anlaşmanın bir ayağı da Halep'te başlayacak olan operasyonlara İsrail'in kayıtsız kalmasıydı. Nitekim Paris anlaşmasının ertesi günü Halep başladı ve İsrail Süveyda olayında Dürzilere gösterdiği desteği ne yapmıştı orada hatırlarsanız? Mesela önemli yerleri bombalamıştı İsrail. Şam'ın, yanılmıyorsam Genelkurmay Başkanlığını hatta başkanlık sarayını bombalamıştı. Bir anlamda Dürzilere karşı operasyona set çekmişti. Böyle bir anlatı var. Tabii zamanlamayla da çok alakalı. Yani Paris görüşmesi oluyor, ertesi gün Halep operasyonu başlıyor. Bunun aslı nedir? Ortada bir gerçek bilgiler var mı? Birtakım açıklamalar yapıldığını biliyorum ama siz daha iyi biliyorsunuzdur.
Gıran Özcan: Şimdi tabii şöyle, ben öncelikle o yayınlarda şöyle bir iddiaya rast gelmedim; bu kadar net bir şekilde İsrail'in Şam'la anlaşıp bundan sonra Kürtlere saldırıldığı netlikteki bir iddiayı kaçırmış olabilirim. Ama şöyle bir durum var; yani bunu hem sanırım Cenk ile yaptığınız programda Cenk etraflıca anlatmıştı. İsrail'in Dürzilerle olan ilişkilerinin hem demografik boyutu hem de coğrafik boyutunu çok iyi Cenk anlatmıştı sizinle yaptığı programda. Ama onun ötesinde şöyle bir şey de, böyle bir tahlil de var; bunu da Güney Yıldız Forbes'da yazmıştı. Şara yönetiminin özellikle dış politikadaki hamlelerinden sonra ve kendilerince dış politikadaki zaferlerinden sonra içeriye dönük katliam gerçekleştirme gibi bir eğilim, kendisine bir yeşil ışık yakıldığına inanarak bu tür saldırılara, Suriye'de gücü merkezileştirmeye, konsolide etmeye dönük azınlıklara karşı ciddi saldırılar olmuştu. Hatta hatırlarsanız Suriye ile Şam yetkililerinin, Şara yönetimindeki Şam yetkililerinin Süveyda'ya karşı yaptıkları katliam, İsrail'le Azerbaycan'da görüşmelerden sonra olmuştu. Hatta bu o zaman da açıklanmıştı. İşte ilk Suriye, ilk HTŞ İsrail görüşmelerinin — yani Şam ile İsrail görüşmelerinin — ilki Azerbaycan'da geçen sene olmuştu. Bu görüşmeden çok kısa bir süre sonra Şam güçleri ve "bedevi aşiretleri" deniliyordu o zaman, Süveyda'ya çok ciddi bir katliam teşebbüsünde bulunmuştu ve büyük ölçüde de bu katliamı gerçekleştirmişti. Şuradan bu sonuç çıkartılabilir mi sorusu sorulmalı: "Yani acaba İsrail mi bu yeşil ışığı yaktı Şara'nın güçlerinin Süveyda'daki katliamı için Azerbaycan'da?" Çünkü o görüşmeden sonra olmuştu. Yani burada hem bir zamanlama meselesi var elbet hem bazı objektif anlaşmalar var elbet; ama biraz da Şara yönetiminin özellikle dış politikadaki zafer algılarının sonucunda böylesi bir yolda kimse kendisine engel olmayacağı sonucuna da varmış olmalıdır ki bu girişimi gerçekleştirmiştir. Bu konuda, ben şu an Washington'dayım; ABD'nin sarı ışığı muhtemelen İsrail'in verebileceği sarı ışıktan çok çok daha etkili olmuştur. Hem Halep saldırısının ve akabindeki, özellikle kuzeydoğu bölgelerin, yani Suriye'nin kuzeydoğusundaki yayılımı ve bu saldırıları sürdürmesi İsrail sarı ışığından çok ABD sarı ışığıyla yapılmış görünmektedir. Şimdi bundan dolayı o Paris toplantısıyla ilgili çok fazla oraya odaklanılması gerektiğini düşünmüyorum bu aşamada. Orada İsrailli yetkililer SDG'nin adının bile geçmediğini kendileri söylemişlerdir. Bundan dolayı Paris görüşmesinden sonra böyle bir saldırıya Şam'a yeşil ışık verildiği yerine, Şam kendi açısından gittikçe diplomatik zaferlerle taçlandırdığı iktidarını pekiştirmek için kendisinin önüne koyduğu bu bazı hedefler konusunda kimsenin kendisine engel olmayacağını düşünmüştür. Ki bu da gerçek olduğu ortaya çıktı. İsrail'in neden Suriye'nin kuzeydoğusuna hava saldırısı düzenlemediğini, Kürtlere neden askeri yardımda bulunmadığını, işte Şam'ın Savunma Bakanlığı veya Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nı neden vurmadığı sorusu elbet sorulması gereken bir soru. Ama dediğim gibi, daha önceki programda Cenk Bey'in belirttiği gibi, hem İsrail'in içindeki demografik nedenlerden dolayı hem de Süveyda'nın kendisi açısından daha yakın bir periferi olduğu, kendi güvenlik ihtiyaçlarını karşıladığı için daha kinetik bir angajmanda bulunmuştu. Bence bu soruyu daha fazla İsrail'in kendi güvenlik politikaları üzerinden yorumlamak doğrudur.

Ruşen Çakır: Peki burada sizin de belirttiğiniz husus, esas yeşil ışığı ABD'nin yaktığı şama hususu var ki birtakım yeni açıklamalar çıkıyor. Barrack demiş ki; "Sizin için tek kurşun bile atmayacağız," Kürtlere hitaben diye söylendi. Bunlar yazılıyor. Siz şimdi ABD'desiniz. Oradaki şeyi de biliyorsunuz, güçler dengesini de biliyorsunuz. Tabii Trump yönetimiyle işler iyice karıştı ama biz hep şunu görüyoruz: Bir tane senatör var Lindsey Graham diye, Kürtler için sürekli tweet atıyor. Ama bu arada ABD, Kürtleri öncelikli bir ortak olarak görmeyi Suriye'de bile artık tercih etmiyor. Doğru değil mi?
Gıran Özcan: Bu doğru. Bunun özellikle ABD'nin yönetimi, yani Trump yönetimi ve Trump'ın etrafındaki yakın ekibinin politikası olduğunu belirtebiliriz. Ama son aylardaki gelişmelerin de bize gösterdiği gibi her ne kadar ABD'de "Başkan dünyanın en güçlü adamıdır" denilse de genel olarak bunun çok da böyle olmadığı aslında anlaşılıyor. Bu son aylardaki gelişmelere de buna bakıldığında ABD'nin çok güçlü bir Kongresi olduğunu, bu güçler ayrımının ABD'de hem resmi hem fiili olarak hâlâ uygulandığını, her ne kadar Başkan Trump'ın son döneminde kurumsal güçler erozyona uğrasa da hâlâ bu kuvvetler ayrılığının mevcut olduğu ve Kongrenin bu konuda hâlâ güçlü olduğunu söyleyebiliriz. Hatta son gelişmelere bakıldığında burada Başkan Trump'ın ve özellikle Elçi Tom Barrack'ın hamlelerine karşı çok ciddi bir karşı çıkış olmuştu. Wall Street Journal gibi bir gazete neredeyse Tom Barrack'ı ABD'ye ihanet etmekle itham etmişti kendi editoryal yazısında. Yani burada Kürtlerin ötesine geçen bir durum olmuştu. Hatta yine ABD açısından, aynı İsrail gibi, ABD'nin de düzgün ya da iç mantığını oluşturmuş bir Kürt politikası da bulunmamaktadır. Ülkeye göre Türkiye, Suriye, Irak, İran; her ülkenin bir alt başlığı olarak Kürt meselesini işlemektedir ve bu da kendi bölgesel politikasını da biraz dumura uğratmaktadır. Açıkçası burada bunu aşmak için bazı çabalar mevcut. Genel bir Kürt politikası masasının Amerika Birleşik Devletleri'nin kurumsal mekanizmaları içerisinde yer alması gerekmektedir ve bu tartışma da başlamıştır. Ama bu olana kadar ABD'nin Kürt politikası bir bütün Kürt nüfusunun içinde bulunduğu devletlerle olan ilişkilerde daha belirleyici olacaktır ABD için. Bu son gelişmelerde de Suriye'deki gelişmeleri özel olarak alırsak zaten ABD'nin HTŞ ile olan ilişkisi terör örgütleri listesini çok komik bir hale indirgedi. Yani terör kavramının zaten sosyolojik bir tanımı hiçbir zaman olmadı; daha fazla siyasi ve hukuki bir araç olarak ne kadar komik bir araç haline getirildiğini ABD'nin HTŞ ile olan ilişkilerine baktığımızda gördük. Bir terör örgütü — tırnak içinde söylüyorum — ABD açısından bir terör örgütü, iktidar mekanizmalarını devraldıktan sonra ne çabuk o listeden çıkabileceğini ve çok meşru bir uluslararası aktör haline gelebileceğini gördük. Bu, bir bütünen belki biraz sonra konuşuruz, terör örgütlerinin konumunu hem bölgesel hem küresel anlamdaki konumlarını tartışmaya tümden açmıştır diyebilirim. Ki Türkiye'deki meselemizde temel bir barikat halinde olan bu terör kavramsallaşmasının ABD sağ olsun zaten bir bütünen komediye de çevirmiş bulundu bu son bir yılda.

Ruşen Çakır: Suriye'de yaşananlarla birlikte, özellikle diasporada; ABD'de de, Kanada’da da var ama esas olarak Avrupa'da biliyoruz. Ama sizin oralarda da var, Kuzey Amerika'da da var, hatta Asya'nın bazı bölgelerinde de var. Bir hareketlilik oldu, bir mobilizasyon oldu, bir — nasıl söyleyeyim — hayal kırıklığının ardından gelen bir mobilizasyon oldu. Yeni bir tür sanki Kürt milliyetçiliği ya da hassasiyeti, sınırları aşan bir hassasiyet ortaya çıktı sanki. Böyle bir şey ben gözledim. Ve bu biraz da belki Barzani’nin lehine.
Gıran Özcan: Öncelikle bu meselenin ne kadar önce uluslararasılaştığını sonra ne kadar da ulusallaştığını tartışmak çok değerli bir şey. Biliyorsunuz Kürdistan'da siyaset yapan partiler arasında en Pan-Kürdist hareket, özellikle son 50 yılda hatta özellikle son 25 yılda PKK olarak ön plana çıktı. Kürdistan'ın dört parçasında faal olan, örgütlü olan hem askeri hem siyasi olarak, bir ideoloji olarak ve PKK lideri Öcalan önderliğindeki bir ideoloji olarak belki ilk ve tek Pan-Kürdist hareket an itibariyle bu hâlâ çok tartışılmaya açık bir durum değil. Ki nitekim bu özellikle KDP konusunda daha yetkin olan arkadaşlar şunu sıkça anlatırlar: Öyle çok fazla kendi bölgesinin dışında faaliyet göstermek isteyen, Pan-Kürdist hayaller kuran bir partileşme değil. Öyle bir manifestoya sahip değil. Ve özellikle Güney Kürdistan'daki kazanımlarını koruma stratejisi olarak bunu daha fazla kendi parçası içerisinde sınırlandırma gibi bir politika benimsemiş bir harekettir. Diğer taraftan PKK, ideolojisiyle birlikte etkilediği alanla birlikte ve mobilize edebildiği milyonlarla birlikte çok daha farklı bir örgütlenme modeli. Kendisini Türkiye'de örgütlediğinde, Türkiye'nin — yani şöyle söyleyelim, daha hukuken ve teknik anlamda doğruya yakın olabilmesi için — kendisinin etkileyebildiği politik ve toplumsal dinamikler Türkiye'de şu an kendisini Türkiye'nin üçüncü büyük partisinde ifade edebilmektedir. Diğer taraftan Rojava'dan bahsediyoruz. Rojava'da kendisini Rojava deneyimi kurgulayabilecek, kurabilecek ve bunu yaşamsal kılabilecek askeri ve politik örgütlenmeleri mevcuttur. Zaten bir bütünen hareketin merkezi olarak da Kandil Dağı ve civarı, "medya savunma alanları" diye tabir edilen bölge büyük oranda Güney Kürdistan'da, yani Irak Kürdistanı'nda bulunmaktadır. Bundan ötesi de İran Kürdistanı'nı da dahil ettiğimizde, orada da muazzam bir politik ve askeri güce sahip. Hatta muhtemelen ideolojik gücünün en güçlü olduğu yer İran Kürdistanı diyebiliriz. Hatırlarsınız 2022 Jin Jiyan Azadi yani "Women, Life, Freedom" eylemleri; bütün İran'ı kapsayan bu eylemlerin sloganı PKK lideri Abdullah Öcalan'ın sloganı olduğu çok mesela tartışılmadı, çok da dile getirilmedi. Ama ABD'de lüks markalar bile kendi reklamlarında bu üç kelimeyi, bu sloganı kullanırken muhtemelen farkında değillerdir ki bu sloganı yaratan kişi kendi teorik formülasyonlarıyla bunu söylemiştir; hani bu öyle tesadüfen söylenmiş bir slogan da değil. PKK lideri Öcalan bunun binlerce yıllık tarihi tahlil ederek ulaştığı bir sonucun ürünüdür bu slogan. Yani bu dört parçada hem ideolojik, özellikle ideolojik, hem askeri hem de politik örgütlü olan bir gücün Kürt milli aydınlanması veya son yıllardaki ya da son aylardaki negatif gelişmeler karşısında oluşan bu ulusal bilincin kaybedeni olarak tanımlamak çok bana gerçekçi gelmemektedir açıkçası. Bu konuda hem KCK yetkilileri hem de PKK lideri Abdullah Öcalan'ın yıllara dayanan bazı formülasyonları vardır ki bugüne kadar bu hareket Kürt meselesini bu dört ülkenin demokratikleşmesi çerçevesi içerisinde ele almaya ciddi çabalar sarf etmiş bir harekettir. Bu anlamda da çok önemli politik bir olgunluk sergilemiştir aslında. Yani kendi tabanından gelen milliyetçi dalgaya rağmen çok siyasi, rasyonel ve olgun bir perspektifle bu meseleyi daha çok bu dört ülkenin demokratikleşmesi üzerine çözümlemeye odaklanmış bir hareketten bahsediyoruz. Ama an itibariyle muhtemelen de bunu en fazla Türk devlet politikalarına bağlayabiliriz. Türk devletinin hiçbir şekilde bu kendi açısından beka meselesi olarak gördüğü meseleyi kendi demokratikleşmesinin bir parçası haline getirmek istemediği için hiç kimse muhtemelen Türk devleti kadar Kürt uluslaşmasının ve sizin de bahsettiğiniz bu son aylardaki gözle görülür Kürt ulusal dinamiğinin bu kadar konsolide olmasını sağlamamıştır. Muhtemelen önümüzdeki aylar ve yıllarda Kürt meselesi artık dört ülkede bir demokrasi meselesinden ziyade bir ulusal mesele, bir bölgesel mesele ve artık muhtemelen bir gün Birleşmiş Milletler'de tanınması gerekecek bir ulus meselesi haline getirmektedir. Sanırım bunu söylemek belki çok fazla bir abartı olmaz ama bu son süreci başarıya ulaşmazsa "köprüden önceki son çıkış" olarak tanımlamakta da ciddi fayda var diye düşünüyorum. Bu dinamiğin önüne, eğer bu süreç Türkiye'nin demokratikleşmesi dahilinde çözüme ulaşmazsa kimsenin önünü alamayacağı ve ben bunu da şöyle belirtmiyorum; yani "önü alınması gereken" bir şey olarak da görmüyorum. Kürt halkı da her halk gibi kendi kaderini istediği şekilde tayin etme hakkına sahip olmalı diye düşünüyorum. Ama bunu bir araştırmacı olarak söylüyorum: Eğer bu kavşakta bu mesele Türkiye'nin demokratikleşmesi sürecinde ele alınıp o minvalde çözüme kavuşmazsa, o zaman son aylarda gördüğümüz ulusal dinamiklerin konsolide olmasının önünde hiçbir gücün engel olacağını düşünmüyorum.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda görmüşsünüzdür, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan geçen CNN Türk'teki bir yayında Suriye'den sonra sıranın Irak'ta olduğunu söyledi. Net bir şekilde söyledi. Kandil başta olmak üzere örgütün örgütlü olduğu yerleri telaffuz etti ve Irak'ı derken hem Bağdat'ı kastediyor belli ki hem de bölgesel Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni kastediyor anladığım kadarıyla. Bir şeyler yapması gerektiğini söyledi ve orayı işaret etti. Çok net bir şekilde orayı işaret etti. Ama diğer yandan biliyoruz ki Öcalan'ın çağrısıyla örgüt kendini feshetti. Şimdi böyle garip de bir durum var. Hakikaten sıra Irak'ta mı Suriye'den sonra? Ve Irak'taki Kürt güçler, KDP ayrı, KYB ayrı. Çünkü siz de söylediniz; iki bölgede de Öcalan'ın hareketinin varlığı söz konusu.
Gıran Özcan: Ruşen Bey, şöyle bir başlangıç yapmak istiyorum aslında. Yani Hakan Fidan'ın, herkesin bildiği gibi Kürt... Türkiye Kürdü... Acaba bu ateşe körükle gitme tarzı veya ne kendisinin ne Türk devletinin kontrol edemeyeceği bu dinamikleri bu kadar körükleme ve tahrik etme tarzının şöyle bir gündemi olabilir mi: Hakan Fidan acaba Kürt milliyetçiliğinin hiç kimsenin engel olamayacağı bir düzeye taşıyıp Kürdistan devletinin kurulması için uğraşan bir kripto Kürt olabilir mi acaba? Hani bunu tabii ki biraz espriyle söylüyorum ama oynadığı rolün ve körüklediği dinamiklerin ne kendisinin ne Türk devletinin ne de hiç kimsenin önüne geçemeyeceği dinamikler olduğunu düşünmekteyim. Bu açıdan Hakan Fidan'ın tarzının, politikasının, söyleminin hem onur kırıcı olan tarafları çok büyük bir Kürt ulusal bilinci oluşturmaktadır. Diğer taraftan da bir gün Türk devletinin önünü alamayacağı bir Kürt uluslaşmasını sağlamaktadır. Ki milliyetçilik literatüründe de ulus devletler, ulusal bilinç hep bir ötekinin karşısında kendisini tanımlama ihtiyacı da duyar. Bu kalifikasyonlardan biri; yani sadece bir öteki ile tanımlanmaz bir ulusal bilinç ama çok müthiş katkısı olur. Bunun da Hakan Fidan'ın muhtemelen Kürt milliyetçiliğine olan tarihsel katkısı diye tanımlayabiliriz bence. Ama şöyle bir yere de geçmek istiyorum. Hakan Fidan'ın bu rolü ve bu söylemini biraz böyle irdeledikten sonra, Türkiye'de meselenin —özellikle PKK ile olan bu meselenin— düşmanını tanımamayla büyük oranda bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Yani ne Türk devleti ne de Türk halkı —tırnak içinde— düşmanını hiçbir zaman tanıyamadı, tanımadı. Hatta bu açıdan en iyi, düşmanını en iyi tanıyan sizin yazarınız olan Gürkan Çakıroğlu tanıdı. O da tanıdıkça düşman olmadığını anladı. Yani bu açıdan şunu biraz vurgulamak isterim, bu platformu da yakalamışken; demek ki tanımanın, karşılıklı düşmanların birbirini tanıması büyük oranda çözüme hizmet edebilecek bir durum. Şimdi şöyle bir şey; yani PKK evet, programın başında da dediğim gibi Türkiye'de, İran'da, Irak'ta, Suriye'de her yerde kendisini var edebilmiş, ideolojisini yaşatabilmiş, milyonlarını hem mobilize edebilmiş hem silahlandırabilmiş bir ideoloji. Bunun bir siyasi partiye dönüşmesi Türkiye açısından ki süreç umarım oraya doğru evriliyor; ama Türk halkının şunu bilmesini çok önemli buluyorum: Yani siz Türkiye'nin en iyi gazetecisiniz, ben burada PKK propagandası yapsam muhtemelen beni kontrol edersiniz bir şekilde. Eğer vereceğim bazı bilgiler doğru değilse siz bir gazeteci olarak bana "Hop," dersiniz. Bir PKK gerillasının yıllık maaşını Türk halkı ne kadar biliyor? Bir PKK gerillasının ne tarafından motive edildiğini, ne uğruna çalıştığını Türk halkı ne kadar bunu biliyor? Ben size söyleyeyim. Bir PKK gerillasının yıllık maaşının 0 dolar olduğunu Türk halkında kaç kişi biliyor? Hatta şunu da söyleyeyim; hani biraz önce programın başında belirttiniz, ben İngiltere'de doğmuş büyümüş bir Kürt'üm. PKK'nin özellikle son 50 yılda Kürt halkı için yaptığı fedakarlıklar veya hizmetinden bahsedersek şöyle bir cümle kurabilirim: Türk halkı için bu kadar fedakarlıkla çalışan bir tane partisi olsaydı Türkiye çok daha farklı bir yerde olurdu. Hatta Türkiye'de şu an özellikle bu sürece karşı çıkan insanlara bakın; ya kendisi ya eşi çift maaş alıyordur bu devletten. Yani böyle bir ortamda Türk halkı şu konuda, naçizane önerim, ciddi bir çaba sarf etmelidir: Kendi düşmanını — tırnak içinde söylüyorum yine — düşmanını tanımak için ciddi bir gayret göstermesi gerekmektedir. Bundan dolayı da yine ismini zikrederek söyleyeceğim, Gürkan Çakıroğlu'nun çabalarının olağanüstü bir değeri vardır ki Türk halkına bu örgütün ne olduğunu, doğruları ve yanlışlarıyla birlikte bu örgütün ne olduğunu, Kürt halkının Türkiye'deki meselesinin ne olduğunu, PKK'nin de son 50 yılda bu halkın o davasına ne türlü hizmetleri olmuştur; eleştirel de yaklaşılabilir, elbette de yaklaşılmalı zaten. Ne türlü hataları da olmuştur ama bu olağanüstü tarihten ve havuzdan faydalanmalıdır. Tam tersine, belirttiğim gibi, PKK'nin özellikle bu son aylarda biraz Kürt halkını üzen gelişmelerin gerçekleşmesinden sonra... Bildiğiniz gibi gelişme de düz çizgisel değildir tarihte ve görecelidir. Rojava'nın 6 ay önce, bir yıl önceki konumunun olmaması göreceli olarak bir geriye gidiştir. Ama Kürt halkının 10 yıl önce, 20 yıl önce, 30 yıl önceki durumu ve koşullarına göre bugünkü Kürt halkının durumu çok daha ileri bir düzeydedir. Ben hatırlıyorum, siz babamdan bahsettiniz programın başında; 1992'de 1993'te ilk özel kanallar... Bizim de Londra'daki evimizde bir çanak ilk defa bağlanmıştı ve biz Türk kanalları izlemeye başlamıştık. Türk kanalında hatırlıyorum, ya Star'da ya Show TV'de ilk "Kürt" kelimesi geçtiğinde bizim evde yarı bir kutlama oldu. Yani böyle bir durumdan şu an biz bir program yapıyoruz ve Kürt halkının ABD ile olan ilişkilerini, İsrail'le olan ilişkilerini tartışıyoruz. Tabii her şeyi toz pembe çizme gibi bir derdim yok elbette ama 2026'nın Kürtleri; 2016'nın, 2006'nın, 1996'nın, 1986'nın Kürtleri değil. Türkiye’de eğer bir rasyonel devlet aklı hâlâ çalışıyorsa, bu dinamizmle birlikte hareket etmeliyken; tam tersi kendisinin kontrolünden çıkacak şekilde bu dinamiği, tamamen o duygusal kopuşu sağlamaya doğru ciddi bir şekilde itmektedir. Bunun da Türk devlet nezdindeki baş aktörlerinden biri maalesef Dışişleri Bakanı Hakan Fidan olmuştur.

Ruşen Çakır: Peki son olarak şunu sorayım, bu söylediklerinizden bir toparlayalım; Türkiye'deki malum süreci. Bu söylediklerinizden şöyle bir sonuç çıkartıyorum: Eğer Türkiye'de devlet aklı, örgütü ve Öcalan'ı gerçekten kavrarsa bu çözümü yapabilir. Yoksa iş kimsenin hayrına olmayacak yerlere gidebilir gibi yorumluyorum söylediklerinizi. Siz sürece pozitif olarak girişileceğini düşünüyor musunuz bundan sonra?
Gıran Özcan: Yani şöyle, eğer Türk devleti içerisinde hani bu devlet aklı rasyonel bir akıldır genel anlamıyla. Ama bu şu anlama gelmez; her rasyonel akıl her zaman doğru kararları almaz. Eğer rasyonalite %100 hatasız olan bir şey olsaydı… Şu an tarihe baktığımızda devlet mezarlıklarıyla doludur. Yani demek ki devletler evet, rasyoneldir ama hatasız değillerdir. Kendilerinin tümden yok olmalarına neden olabilecek bir sürü karar almış devlet var tarihte. Bu açıdan Türk devletin içerisindeki hâlen eğer 24 yıllık AKP iktidarından sonra kurumsal bir akıl tümden erozyona uğratılmamışsa bu meseleyi bu sefer hata payı vermeden çözmek zorundadır. Bunu da en azından bu son süreç açısından söyleyebiliriz; çok doğru bir yerde başlamıştır. Bu da bu hareketi kuran, onun önderliği olan Sayın Abdullah Öcalan ile başlamış olması devlet nezdinde en azından bu sürece doğru bir başlangıç olarak tanımlanabilir. Bu ara dönemde yol kazaları olmuştur. Türk devletinin Kürt halkıyla ilişkilenmesi hâlâ çözümlenebilmiş değildir. Teorik anlamda Türkiye'nin yeni anayasasının ne olabileceği, Kürt halkını kendisine nasıl dahil edebileceğini hâlâ teorik olarak bir sonuca ulaşamamıştır. Bu açıdan Türkiye'nin siyasal bilimcileri, sosyologları bu konuya ciddi bir şekilde el atmalıdır. Yeni anayasada: ''Türkiye'de Kürtler nasıl bu devletin ortağı olabilir?'' Buna yeterince bir kafa yorulmadığı kanısındayım. Hâlen çok fazla siyasetçilerin elinde, bu konuda kendi tabanlarına konuşmak zorunda olan insanların elinde olduğuna inanmaktayım. Bu konuda Türk ve Kürt entelijansiyasının bu anlamda yetersiz kaldığını düşünüyorum ve sürece bu anlamda yeterince bir destek veremediklerine inanıyorum. Ama Türkiye'nin önünde bana göre çok net bir yol ayrımı bulunmaktadır. Ya Türkiye bölgede, Orta Doğu'da nüfusunun neredeyse yarısını içinde barındırdığı bu meseleyi topyekûn kendi açısından ve kendi demokratikleşmesine hizmet edecek şekilde çözecektir ya da hiçbir şekilde kimsenin kontrol edemeyeceği ve hem dış müdahalelere ama çok meşru iç dinamiklerin sonucu olarak da Kürt uluslaşması gün geçtikçe, hafta geçtikçe, ay geçtikçe ilerleyecek ve konsolide olacaktır. Bu açıdan Türkiye belirttiğim gibi PKK'nin kurucu önderliği ile bu süreci başlatması çok doğrudur. PKK ile de birlikte bu işin siyasi ve askeri boyutlarını ele almak zorundadır ki hani bu çok sıkça Türkiye'de söylenen bir şeydir: "İşte PKK Kürtleri temsil etmiyor." Yine affınıza sığınarak çok kısa bir kalkülasyonla bu soruyu da ebediyen bir tarafa atalım diye bunları söylemek isteyeceğim. Şimdi Türkiye'de Kürt nüfusunun, Türk devletine sorarsanız sanırım 12, 13, 14 milyon deniliyor. Hatta Kürtlere sorarsanız 20 milyona kadar varıyor Türkiye'deki Kürt nüfusu. Biz bunu olabildiğince objektif olabilmek açısından 15 milyona sabitlersek ve yıllardır şöyle bir propagandanın sonucu değil mi; biz 1991'den beri Türkiye'de Kürtler adına legal faaliyet yürüten herhangi bir siyasi parti hangisi olursa olsun hepsine PKK eşitlenmesi yapılmıştır devlet tarafından. Hâlen şu an DEM Parti'ye de yapıldığı gibi. DEM Parti eşittir PKK, HDP eşittir PKK, HADEP eşittir PKK; DEHAP, DTP hepsi eşittir PKK propagandası. Bu vereceğim örnekte Türk devletinin biraz aleyhine işleyecek ama eğer bu doğruysa, eğer insanlar bu partiyi de bu parti silsilesini de ‘‘PKK'nin uzantısı’’ olarak görüyorsa bu demektir ki Türkiye'deki 15 milyon Kürt'ün seçmen sayısı, işte sanırım hesaplarsak 10-11 milyona gelir. Bu 15 milyonun 10-11 milyonu seçmendir; bilirsiniz Kürtlerde genç nüfus çok yüksektir. Biz yine 11 milyon desek, 11 milyonun 8 milyonu sandığa gitse, 8 milyonun 6 milyonu... Hadi 6 milyonun da 1 milyonu etnik Türk oyudur desek bile bu Türkiye'deki Kürtlerin %65-70'inin PKK'ye oy verdiği anlamına gelir. Bu meseleyi PKK ile çözmeyeceksiniz de kiminle çözeceksiniz? Yani bu verdiğim şu örnekle PKK'nin temsil oranı Türkiye'de Erdoğan'ın temsil oranından çok daha yüksek. PKK'nin Türkiye'deki temsil oranı, bırakın Erdoğan'ı, İngiltere'deki Keir Starmer'dan neredeyse iki katı yüksek. Trump'tan daha fazla almıştır kendi halkından. Yani şunu da bence ebediyen yok edelim bu tartışmayı. Bu meseleyi Türk devleti eğer çözecekse muhatapları çok bellidir. Bu meseleye doğru bir başlangıç yapmıştır. Ama bu meseleyi bu sefer de eğer sonuca götüremezse karşısındaki gelişen dinamikleri ne kendisi ne de bölgedeki herhangi bir aktör önüne geçemeyecektir diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Gıran Özcan. Çok sağ olun yayınımıza katıldığınız için. Evet, Yahudi Amerikan Ulusal Güvenlik Enstitüsü'nde Kürt çalışmaları uzmanı Gıran Özcan'la ABD'nin, İsrail'in, genel olarak da Batı'nın Kürt meselesine bakışını ve Türkiye'deki çözüm sürecinin geleceğini konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
21.02.2026 Yeni dinsel hareketler Türkiye’de niçin etkili olamıyor?
19.02.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: CHP oyuna mı geldi?
17.02.2026 Türkiye'de burjuvazi var mı? | Prof. Üstün Ergüder anlatıyor
15.02.2026 Mahir Çayan haklıydı: Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde
14.02.2026 Resmen “kurucu önder” ama hâlâ tecritte
13.02.2026 Erdoğan ve ben: Bir tokalaşmanın 35 yıllık öyküsü
12.02.2026 Akın Gürlek ile yeni dönem: Sert başladı, sert sürecek
11.02.2026 Özgür Özel sarsılmış ama yıkılmamış
11.02.2026 Gıran Özcan ile söyleşi: İsrail, ABD ve Kürtler
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı