Erdoğan başkanlık sisteminden vazgeçer mi?

22.11.2019 medyascope.tv

22 Kasım 2019’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Türkiye’de ilginç bir şekilde erken seçim telaffuz edilmeye başlandı. Bir süredir vardı bu. Daha önce de bu konuda değerlendirme yapmıştım, olur mu, olursa ne olur diye. İlk başta baktığımızda erken seçimin çok bir anlamı yokmuş gibi gözüküyor. Ne nasıl değişecek? Çok muallakta bir soru. Bunu HDP getirdi. En son sine-i millet tartışması için yaptıkları toplantıdan, sine-i milletin gereksiz olduğu ama tam tersine ülkenin bir erken seçime gitmesi gerektiği yolunda bir açıklama yaptılar. Ve hazır olduklarını söylediler. Ardından CHP’den yapılan açıklamalarda kayyum atanan bölgelerde seçim yapılmasının makul olduğu yolunda bir açıklama geldi. Yani bu ne demek? Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da ve birtakım Güneydoğu’daki ilçelerde, HDP’li belediye başkanlıklarının devlet tarafından alındığı yerlerde seçim, HDP’nin yeniden bu seçimleri kazanması anlamına gelir. Böyle bir şeye iktidarın yanaşacağını açıkçası sanmıyorum. Bunun dışında, çok sayıda farklı farklı yerlerden bu konuda spekülasyonlar yapılıyor. Ve aslında olay erken seçimin ötesinde Türkiye’de yeniden bir rejim değişikliği yapılıp yapılmaması noktasında düğümleniyor. Erken seçim denen olayda şöyle bir soru var: Ne seçimi yapılacak? Başkanlık ya da cumhurbaşkanlığı –artık hangisini tercih ederseniz– seçimi mi, milletvekili seçimi mi? Yerel seçim zaten yeni yapıldı. Hangisi yapılacak? Hangisi niye yapılacak? Çünkü Meclis zaten çok fazla fonksiyonu olmayan bir yapı. Meclis’teki aritmetik değişse ne olur, değişmese ne olur? Böyle bir anlamsızlık var. Başkanlık konusunda da Erdoğan niye başkanlığı bıraksın? Ne gereği var? Ne için tekrardan bir başkanlık seçimine girsin? Zaten önünde bayağı bir süre var, görev süresi var. Bunu niçin yapsın? Dolayısıyla erken seçim lafı, önermesi tek başına çok fazla anlamlı olmuyor. Ancak şöyle bir olay söz konusu: Spekülasyon anlamında, kulislerde farklı farklı boyutlarda, farklı farklı şekillerde konuşulan, bu başkanlık sisteminin Erdoğan’ın Türkiye’ye dayattığı sistemin kısa bir süre içerisinde artık kendisini de rahatsız ettiği ve onun da bir şekilde bunu değiştirmek isteyeceği, istediği yolunda spekülasyonlar var. Bu anlamda da önce sistemin değiştirilip, yeniden gözden geçirilip, ardından yeni sisteme göre, yeni rejime göre seçim yapılması seçeneği masada var. Bunu bir şekilde ciddiye almak gerekebilir. Zira muhalefetten, özellikle İYİ Parti’den gelen şu tür sinyaller var. Erdoğan’a yönelik çağrılarda, Erdoğan’a yönelik yapılan açıklamalarda güçlendirilmiş parlamenter sisteme girilmesi halinde birlikte hareket edilebileceği yolunda açıklamalar yapılıyor. Yani İYİ Parti’nin en önde gelen şartı, belki de tek şartı bu sistemin değiştirilmesi. Güçlendirilmiş bir parlamenter sistemden kasıtları herhalde eski sistemin olduğu gibi tekrarlanması değil, daha güçlü bir cumhurbaşkanı, ama Meclis’in de gücünü koruduğu, hatta gücünü bir anlamda artırdığı bir sistem. Bu birazcık yarı-başkanlık diye tarif edilen sistemlere benziyor. Tabii ki bu sistemlerin değişik değişik örnekleri var. Türkiye’de şu anda uygulanan, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denen uygulamanın hemen hemen dünyada hiçbir yerde bir benzeri yok. Benzeri olmaması, biricik, emsalsiz olması iyi olduğu anlamına gelmiyor. Bana göre gerçekten kötü olduğu anlamına geliyor. Zaten kısa bir süre içerisinde buradan rahatsızlıkların iktidar tarafından da yaşanıyor olması gerçeği var.
Bu rahatsızlıkların birçok boyutu var. Her şeyden önce yüzde 50 artı 1 oy gibi bir noktada inşa edilmiş bir sistem bu. Yani oyların yüzde 50’sinden 1 oy fazlasını alan her şeyi alıyor. Erdoğan bu sistemi getirdiği zaman yüzde 50 artı 1 oyu MHP’nin de desteğiyle almayı garanti gördüğü için bu sistemi hayata geçirdi. Ama artık yüzde 50 artı 1 oy garanti olmadığı için bu sistem onun aleyhine işleyebilir. Yaşanacak olan bir sonraki başkanlık seçiminde kendisi aday olsun ya da olmasın, ama muhalefetin çıkaracağı adayı yüzde 50 artı 1 oyu alması durumunda kendisine hiçbir şeyin, kendi kanadına, partisine hiçbir şeyin kalmayacağı gerçeği onu bir telaşa sevk etmiş durumda. Bunu aşmanın yolunu arıyor. Halbuki eski sistemde neydi? AKP birinci parti çıktığı müddetçe ülkede hükümeti kurma şansını yakalamış oluyordu, koalisyon olsun ya da olmasın. Örneğin Haziran 2015 seçiminde tek başına hükümet kuramıyordu, ama kurulması söz konusu olan koalisyonların hepsinde birinci parti olarak AKP söz konusuydu örneğin. Ama bunu bozdu tabii. Ve Kasım seçimleri ile beraber tek başına iktidarı aldı. Artık böyle bir şansı olmadığını düşünüyor bence — ki böyle düşünmesi de gerekir. Çünkü en son yaşanan 31 Mart, 23 Haziran seçimleri, yerel seçimler bunu bize gösterdi. Türkiye’nin kalbi olan İstanbul’da iki kere tekrarlanan seçimde Ekrem İmamoğlu yüzde 50’nin üzerinde oy aldı ve rakibi Binali Yıldırım’ı saf dışı etti. Sadece İstanbul değil — diğer büyükşehirlerde de. Ve bu trendin bir şekilde korunması halinde Erdoğan’ın gireceği başkanlık seçimlerinde başarılı olma şansı şu haliyle yok. Yani yüzde 50 artı 1 oyu alma şansı yok. Bu nedenle, biliyorsunuz, iktidar çevrelerinden yüzde 50 artı 1 oy şartının değiştirilmesi yolunda birtakım önermeler de geldi. İlk turda en çok oyu alan seçilsin gibi birtakım öneriler de geldi.
Burada nasıl bir şey şekilleniyor olabilir? Çok farklı spekülasyonlar var dedim. Bu spekülasyonların en çarpıcı olanı tabii aslında CHP’yle AKP’nin bir şekilde yeni bir sistem için anlaşabileceği yolunda. Her ne kadar aralarında çok sert kavgalar oluyorsa da… Erdoğan her vesileyle Kılıçdaroğlu’nu çok sert bir şekilde eleştiriyor, hedef gösteriyor. En son milli güvenlik tehlikesi olarak takdim etti. Ekonominin düze çıkmamasının sorumlusu olarak göstermeye çalıştı. Yabancı sermaye girişini engelleyen kişi olarak gösterdi vs.. Ama siyasette hem bunlar söylenip hem de birtakım örtülü görüşmeler pekâlâ olabilir. CHP’nin de yarı-başkanlığa benzer bir sisteme razı olabileceği yolunda iddialar var. Öncelikle partili cumhurbaşkanlığının sonlandırılması meselesi var. Bu sistemin içerisinde dahi Erdoğan’ın parti genel başkanlığını bırakabileceği söyleniyor. Bu sistemin içerisinde bunu bırakır mı? Açıkçası çok emin değilim. Ama bıraksa da bunun bir anlamı olacağı kanısında değilim. Erdoğan bugün, diyelim ki AKP kongreye gitti ve Binali Yıldırım partinin genel başkanı oldu. Erdoğan şimdi partisiz cumhurbaşkanı, partiler üstü cumhurbaşkanı mı olacak? Böyle bir şey olmayacak kesinlikle. AKP’nin gerçek sahibi olarak, gerçek başkanı olarak onu göreceğiz. O anlamda şu sistemin içerisinde Erdoğan’ın parti genel başkanlığını bırakmasının falan hiçbir anlamı olmayacaktır. Sistem değişir mi, yani muhalefetin de desteğiyle beraber bu cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denen husus değişir mi? Erdoğan kendine tanınan bu geniş yetkilerden taviz vermeye yanaşır mı? Tekrar Parlamento’nun güçlü olduğu, kabinenin olduğu, başbakanın olduğu bir sisteme dönmek ister mi? Normal şartlarda istemeyeceğini hepimiz tahmin ederiz. Çünkü tek adam olmak istedi, oldu. Ama tek adam oldu ve yürütemiyor. Tek adam da olsa, çok adam da olsa, eski sistem de olsa, yeni sistem de olsa Erdoğan bu krizi çözemiyor. Bu ülkeyi yönetememe krizini çözemiyor. Çünkü siyasi olarak söyleyebileceği hiçbir şey kalmadı. Kendi iktidarını korumak, kendisi ve ailesini ve yakın çevresini korumak her şeyin önüne geçmiş durumda. Dolayısıyla bu haliyle muhalefetten gelebilecek çok güçlü tehditleri, yani onun elinden iktidarın tamamen alınma riskini azaltmak için böyle bir şeye yanaşabilir. Yani demokrasiyi istediği için ya da bu sistemin Türkiye’de demokratik çoğulcu yapıya zarar verdiğini düşündüğü için Erdoğan’ın sistemi rektifiye etmeye yöneleceğini sanmıyorum. Kimsenin de sandığını sanmıyorum. Ama iktidarının ömrünü uzatmak için gerekirse bu sistemde geri adım atabilir. Ama burada ne kadar ikna edici olur, nasıl karşı tarafı ikna eder açıkçası çok emin değilim.
Kişisel olarak görüşüm şu: Erdoğan’la muhalefetin değişik unsurlarının –CHP olabilir, İYİ Parti olabilir, Saadet Partisi ya da HDP–, bunların onunla sistem üzerinden pazarlık yapıp ortaklaşa bir sistem değişikliğiyle Türkiye’nin yoluna devam etmesi arayışına girmelerinin çok akıl kârı olduğu kanısında değilim. Buna çok fazla gerek yok. Çünkü Erdoğan zaten iktidarı kaybediyor. Bu tür yapılacak olan şeyler onun ömrünün, iktidar ömrünün uzamasına yol açmaktan başka bir anlam ifade etmeyecektir. Normal şartlarda şu verili durum içerisinde bunun gidebileceği yere kadar –ki çok fazla gidebileceğini sanmıyorum– gidip, ondan sonra iktidarı elde edecek olan yeni aktörlerin Türkiye’nin yeni rejimini, yeni sistemini daha özgürlükçü, çoğulcu bir ortamda tartışıp yeniden şekillendirmeleri bence daha akıl kârı olur, daha normal ve olumlu olur. Şu haliyle Erdoğan hâlâ tek adam iktidarıyla birçok şeyi, “Anayasa değişecekse, onu da biz değiştiririz”, ya da “Rejim değişecekse, onu da ben değiştiririm” şeklinde bir perspektifle burayı yine kendi arzuladığı bir şekilde, kendi iktidarını korumaya yönelik ve uzatmaya yönelik bir şekilde yapmak isteyecektir. Ve hiçbir şekilde bu çoğulcu bir düzenleme olmayacaktır. Daha önceki anayasa değişikliği, yani Türkiye’nin başkanlık sistemine nasıl gittiği ortada. Hiç de özgürlükçü, çoğulcu bir tartışma ortamı olmadı. Medyanın büyük bir çoğunluğunu Erdoğan denetliyordu. Ve yasaklarla beraber bütün bunlar konuşuldu edildi. Çok da fazla konuşulduğu söylenemez. Alelacele bir şekilde Erdoğan bu cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denen olayı MHP’nin desteği ile beraber Türkiye’ye dayattı. Zar zor da olsa, hâlâ tartışmalı da olsa bunu bir şekilde geçirdi. Bundan sonra yine Erdoğan’ın inisiyatifinde, onun öncülüğünde yürütülecek olan yeniden sistem tartışmalarının Türkiye’ye bir hayrı olacağını açıkçası çok fazla sanmıyorum.
Şöyle bir şey olabilir tabii ki: Erdoğan’ın önayak olduğu bir şekilde Türkiye şu sistemin biraz budanmış bir halini gündeme getirebilir. Ondan sonraki aşamada da daha yeni bir şey, ama bu da bir ülkenin çok fazla kaldırabileceği bir şey değil. Sürekli olarak rejimi değiştirmek, sistemi değiştirmek çok akıl kârı, mantıklı bir şey değil. Ama eğer bugün bir şekilde muhalefet bunu yapmaya yanaşırsa, böyle bir şeyi tabii ki öncelikle Erdoğan’ın istemesi lazım. Muhalefeti çağırması lazım. Muhalefetle belli bir mutabakata varması lazım. Öyle bir yenilenme hali söz konusu olsa bile, çok geçmeden ardından yepyeni bir rejimin çıkması kaçınılmaz olacak. Şu andaki tartışmalar Türkiye’nin ihtiyacını gidermeye yönelik tartışmalar değil, Erdoğan’ın ihtiyacını gidermeye yönelik tartışmalar. Türkiye’de demokrasiyi, çoğulculuğu, hukuk devletini yeniden tesis etmekten ziyade Erdoğan’ın iktidar ömrünü uzatmaya yönelik tartışmalar. Tabii ki Erdoğan’ın ömrünü uzatmak için atılacak adımlar Türkiye’yi daha demokratik, daha çoğulcu bir yere getirebilir. Hukuk devletini daha bir teminat altına alabilir. Yani Erdoğan muhalefeti, ülkeyi daha da otoriterleştirerek yanına çekemeyeceğini biliyor. Dolayısıyla birtakım tavizler verebilir. Temel hak ve özgürlükler, yargı bağımsızlığı konusunda birtakım tavizlere yanaşabilir. Ama bunlar hiçbir zaman mükemmel olmayacaktır. Eksikli olacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin çıkarını düşünen, Türkiye’nin geleceğini düşünen, Türkiye’de demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri, hukuk devletini önceleyen bir rejim, sistem ve buna bağlı olarak anayasa arayışına girmesi kaçınılmaz. Ama bugünkü iktidar ve Erdoğan’ın bugünkü kaygıları ile bunu yapabilmesi mümkün gözükmüyor. Fakat tekrar söylemek lazım, bir geçiş olarak Erdoğan’ın da razı olacağı, var olan bu sistemin budanması söz konusu olabilir. Önümüzdeki günlerde buna tanık olabiliriz. Fakat burada tekrar söylemek lazım, altını çizmek lazım: Burada hep esas aktör, başrol oyuncusu Erdoğan olarak gözüküyor. Ama normal şartlarda artık Türkiye’nin başrol oyuncusunun Erdoğan olmadığı, tek adam olmadığı, olamayacağı çıkmış durumda. En azından 31 Mart’ta çıkmış durumda. Aslında daha Haziran 2015’te çıkmıştı. Onu erteletti. Bir kere daha ertelemesine muhalefet izin verecek mi? Verebilir. Erdoğan’a yine ömrünü, iktidar ömrünü uzatmasını sağlayabilir. Şu haliyle bu pekâlâ mümkün gibi gözüküyor. Ama bunun Türkiye’nin sorunlarına çözüm olmadığını ısrarla vurgulamak lazım.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
02.12.2019 Fethullahçıların yerini Menzil mi aldı?
29.11.2019 AKP iktidarında Türkiye’de İslamiyet’in durumu
28.11.2019 Ali Babacan mı, Ekrem İmamoğlu mu?
27.11.2019 Ali Babacan kime, nasıl sesleniyor?
26.11.2019 FETÖ operasyonları hiç bitmeyecek mi?
25.11.2019 Külliyedeki CHP’li olayı: Yepyeni Türkiye, epeski muhalefet
22.11.2019 Erdoğan başkanlık sisteminden vazgeçer mi?
21.11.2019 Külliye’deki CHP’li
20.11.2019 HDP’de sine-i millet tartışması
20.11.2019 Transatlantik: Erdoğan-Trump görüşmesi, İran’da protestolar & Fransa ile Almanya arasında NATO anlaşmazlığı
02.12.2019 Fethullahçıların yerini Menzil mi aldı?
08.11.2019 The meaning and meaninglessness of Erdoğan’s stubbornness towards Osman Kavala
17.10.2019 L’Opération Source de Paix: L’internationalisation de la question Kurde
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı