Depremi siyasallaştırmak ve İmamoğlu’nun tatili hakkında

03.02.2020 medyascope.tv

3 Şubat 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bir haftadır Türkiye’de yoktum, bir hafta sonra döndüm ve giderken, “Eğer olağanüstü bir şey olmazsa yayın yapmayı düşünmüyorum” demiştim. Tam giderken Elazığ’da deprem oldu, ardından yaşananlara baktığımızda, Türkiye’de siyasette çok da bir şey olmadığını gördük. Deprem üzerine birtakım tartışmalar var ve birazdan buna değineceğim, ama şunu özellikle vurgulamak gerekiyor: Türkiye, ekonomik anlamda çok zor bir dönemden geçiyor, stratejik olarak çok büyük sorunlarla karşı karşıya, İdlib’de yaşananlar ortada. Öte yandan, genel olarak Türkiye’nin, ama özel olarak Ankara’nın en önemli davalarından birisi olarak gördüğü Kudüs meselesinde, Filistin meselesinde Amerikan Başkanı Donald Trump İsrail lehine çok ciddi adımlar attı. Bütün bunlar üst üste biniyor, ama Türkiye’de siyaseten çok ciddi tartışmaların yapıldığını göremiyoruz. Genellikle daha detaylar üzerinden yürüyen bir tartışma var. Siyasetin bir krizi var, bu kriz zaten ne zamandan beri yaşadığımız bir kriz, esas olarak Erdoğan’ın bir krizi var. Erdoğan’ın yönetememe krizi, ileriye yönelik bir şeyler söyleyememe hali, muhalefeti de garip bir şekilde bloke ediyor. Seçimler dışında –ki son yerel seçimde gördük, burada muhalefet çok büyük bir başarı elde etti– muhalefetin çok da etkili bir çıkış yapabildiğini açıkçası göremiyoruz. Adım adım ilerleyen muhalefet var ve bu arada tabii Ali Babacan’ın partisini hâlâ kurmaması gibi bir mesele var; kendileri bir açıklama yaptılar, ama normal şartlarda ocak sonu şubat başıydı; yani “Türkiye’ye döndüğümde parti kurulmuş olur herhalde” diye düşünmüştüm, olmadı. Bakalım ne zaman olacak? 
Muhalefet konusunda depreme gelebiliriz: Elazığ’da yaşanan deprem konusu ve Türkiye’nin sürekli deprem korkusuyla yaşayan bir ülke olması, aslında muhalefetin elinde çok ciddi bir koz olabilir. Çünkü ortada çok somut bir mesele var: Deprem vergileri. Vatandaştan toplanan bu vergilerin nereye gittiği, deprem için harcanıp harcanmadığı meselesi başlı başına çok önemli bir konu. Bu konuda muhalefetin birtakım girişimleri oldu, ama sonuna kadar götürebilmiş değiller. Orada –işte bu yayının başlığına çıkardığım gibi–, “depremi siyasallaştırma” diye bir suçlama var. Yani o çok bildiğimiz, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bugünlerde” ya da “tasada ve kıvançta beraberlik” şeklinde argümanlarla, Elazığ’da yaşanan depremin ardından siyasal önermelerin, siyasal itirazların, eleştirilerin getirilmesi engellenmek istendi. Bu çok saçma bir şey, çünkü deprem siyasal bir olay; yani “deprem siyasî bir olay” derken, tabii ki doğal bir âfet, ama Türkiye gibi ülkelerde depremin siyasetle ilişkisi kurulmayacaksa neyin kurulacak? Şöyle hatırlayalım: AKP’nin daha kurulduktan kısa bir süre sonra, ilk girdiği seçimde tek başına iktidara gelmesinde 1999 Marmara Depremi’nin çok ciddi bir etkisi oldu. Çünkü orada sistemin tüm partileri, iktidarda yer alan partiler, gerçek anlamda iflas etmişlerdi. Çok büyük bir depremdi, çok büyük bir acıydı, sivil toplumun olaya el koymasıyla büyük ölçüde yaralar sarıldı; ama ülkeyi yönetenler burada çok ciddi bir şekilde zaaf gösterdiler ve onun da verdiği etkiyle, Türkiye yeni arayışlara yöneldi; AKP’nin kuruluşu tam da bunlara denk geldi. Dolayısıyla depremin bir şekilde ürünü olan AKP iktidarının depremle ilgili yaptıkları ve yapamadıklarının siyasetin eleştiri konusu yapılması kadar doğal bir şey olamaz. Ama bu konuda iktidara yönelik eleştirilere büyük ölçüde o klasik “Ne yapalım? Depremi engelleyecek halimiz yok” sözleri ve işin içerisine dinin, îmanın sokulması ve olayın bir tür kadere endekslenmesi gibi bir olay var. İktidarın yapabildiği aslında bunun ötesinde bir şey yok; Elazığ’da çok şükür ki deprem çok büyük hasara neden olmadı. Tabii ki hasar ve can kayıpları var ve bunlar çok önemli, ama bir İstanbul Depremi’yle kıyaslanabilecek bir şey değil. Ama buna rağmen sorunlar yaşandı; orada özellikle siyasî iktidarın Türkiye’yi kutuplaştırıcı tutumunun deprem sırasında da kendini tekrar gösterdiğine tanık olduk. Örneğin, HDP’li belediyelerin yardımlarının depremzedelere ulaşmasına izin verilmedi. Devlet, yardımları tekeline almak gibi bir huyu çok ciddi bir şekilde benimsemiş durumda. Bunu yaparken de ayrımcılığını, kutuplaştırıcılığını sürdürmeye devam ediyor. 
Depremle ilgili çok sayıda vatandaşların şikâyetleri var; ama genel olarak bakıldığında, işlerin kontrol altında olduğu söylenebilir. Ama burada sadece devletin değil; her partiden belediyelerin ve vatandaşların, her siyasî görüşten vatandaşların katkılarını da hiç yabana atmamak gerekiyor. Depremi siyasallaştırmak gerekiyor ve tekrar tekrar deprem vergilerinin nerelere harcandığını sormak gerekiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CHP lideri Kılıçdaroğlu’na cevaben, “Bizden hesap soramazsınız” demesinin hiçbir karşılığı yok. Herkes –özellikle böyle konularda– her türlü hesabı sorar ve demokrasilerde de ülkeyi yönetenler bu hesapları vermek zorundadırlar. Şu âna kadar toplanan paraların önemli bir kısmının depreme harcanmadığı yolunda çok güçlü bir inanış var. İktidarın bir şekilde bu inanışları tekzip etmesi gerekiyor, ama tekzip edebilecek olsalardı çoktan ederlerdi demek lâzım. Demek ki burada, Türkiye’de deprem vergisi olarak toplanan paraların başka alanlara kanalize edilmiş olma ihtimali çok güçlü bir şekilde var. Türkiye’den 11 saat farklı bir yerden, Kaliforniya’dan geldim ve tabii ki o meşhur uyku sorunlarına muzdarip olduk ailecek. Sabaha karşı uykudan kalktığım bir anda, yeniden Manisa Akhisar merkezli bir depremin olduğunu gördüm sosyal medyada. Aslında çok büyük bir deprem değil, ama insanlar o saatte yine bir korku, endişe içerisindeler. Buradaki endişe tabii ki esas olarak –özellikle İstanbul’da beklenen depremi de düşünürsek– depremin kendisi; ama sonrası ve bu noktada Türkiye’yi yönetenlerin tavrıyla, insanların büyük bir deprem yaşanması halinde –Allah göstermesin, ama uzmanların bu konuda çok ciddi uyarıları var– bunlara nasıl müdahale edileceği konusunda çok ciddi endişeleri var ve siyaset de bunun için var. Muhalefetteki siyasetçiler bu konuyu gündeme getirmenin yanı sıra kendilerinin de önerilerini dile getirmeleri gerekiyor. Çünkü bu iktidar er ya da geç, en kısa zamanda, yapılacak ilk seçimde muhtemelen değişecek; ama yerine ne geleceği belli değil ve yerine gelecek olanların neyi nasıl yapacakları belli değil. Dolayısıyla bunu şimdiden bir mesele olarak alıp bu konuda kendi çözüm önerilerini muhalefet partilerinin dile getirmesi gerekiyor. Aksi takdirde yeniden deprem yaşanması halinde, iş yine büyük ölçüde sivil topluma düşeceğe benziyor; ama bu konuda da AKP iktidarının –özellikle son yıllarda– sivil toplum kuruluşlarına çıkardığı engeller, kısıtlamalar işi hayli zorlaştırıyor. 
Bu noktada Kızılay’a değinmeden olmaz; Kızılay’la ilgili çıkan haberlerin hemen hemen hepsi, köklü ve çok elzem olan bu kurumun nasıl siyasallaşmış olduğunu gösteriyor. Bir önceki Kızılay başkanı hakkında birçok şey çıkmıştı, yerine yenisi geldi ve kendisinin son yerel seçimlerde açık bir şekilde İstanbul’da Binali Yıldırım lehine sosyal medya üzerinden propaganda yaptığını da biliyoruz. Tabii ki acı olan, bunu yaptığı için başına hiçbir şey gelmiyor ve son olarak yaşanan bu Ensar Vakfı’na Kızılay üzerinden para aktarılması meselesi de Kızılay gibi bir kurumun nelere nasıl alet edildiğini gösteriyor. Bu aslında çok vahim bir olay, bu olayın vahametinin yeterince anlaşılabildiğinden çok fazla emin değilim. Buradaki olayın başka boyutu da işin içerisine Kızılay’ın girmesi, Ensar Vakfı’nın girmesi, Ensar Vakfı’nın bu paraların bir kısmının FETÖ’yle mücadele için yurtdışında yurt açmak gibi garip yerlere aktarılıyor olması falan, bütün bunlar bize başka bir şeyi de gösteriyor: TÜRGEV gibi, Ensar gibi vakıflar aslında iktidarın Fethullahçılıkla mücadelesinin bir boyutu, ama bir diğer boyutu da bu vakıflar Türkiye’deki tüm İslâmî cemaatlere karşı siyasî iktidar eliyle alternatif bir örgütlenmenin araçları. Yani bunu sadece Fethullahçılıkla mücadele olarak görmemek gerekiyor; aslında eğitim alanı başta olmak üzere birçok toplumsal alanda vakıflar, dernekler üzerinden faaliyet gösteren ya da göstermeye çalışan diğer cemaatlere de alternatif kurulmuş yapılar. Zaten buralarda büyük ölçüde görüyoruz ki yönetim mekanizmalarında Erdoğan ailesinden çok sayıda isim yer alıyor. Burada tabii şunu da görüyoruz: Buralara esas olarak kaynaklar belediyelerden ve birtakım büyük şirketlerden geliyor. Tabii bu şirketler bunları hatır için yapmıyorlar, belli ki devletten aldıkları birtakım imtiyazların karşılığı olarak yapıyorlar. Bu son örnekte gördük; Ankara’nın doğalgaz dağıtımını çok kıyak bir şekilde kazanmış olan bir şirketin bunun karşılığını vermesi gibi bir olay söz konusu anlaşıldığı kadarıyla. Dolayısıyla Kızılay’da yaşananlar da, insanların muhtemel depremlere karşı ne tür tavırlar alınacağı ya da ne tür cevaplar verileceği, ne tür hizmetler, yardımlar getirileceği konusundaki endişelerini artırıyor. Kızılay’la ilgili eleştirilere verilen cevap da, hemen, “Bu kurumları politika alet etmeyin” oluyor; ama demin de söylediğim gibi aslında bu kurumun kendisi, kurumun yöneticileri sonuna kadar politikanın içerisine girmiş durumdalar. Bu kadar politize olmuş bir yapının Türkiye’nin tüm kesimlerini ve dünyanın –tabii Kızılay sadece Türkiye’de varlık göstermiyor– her bir tarafına eşitlikçi bir şekilde yardım götüreceğini beklemek çok gerçekçi olmayacak. 
Son olarak bir konu hakkında konuşmak istiyorum: Ekrem İmamoğlu ve tatili. Açıkçası, bu olayı gördüğümden beri sürekli ne diyeceğime çok emin olamadım. Bir tarafta çok net bir şekilde, “Ne var yani? O da insan, bu tatil onun da hakkı ve zaten gizlemiyor da, açık açık ve bunu da çok güzel cümlelerle savundu” diyenler var. Bir tarafta da onun yaptığını yanlış bulanlar var, “Zamanı mı?” diyenler var. Tabii ki iktidar yanlılarının bunun üzerinden üretmeye çalıştıkları propagandayı ayrı bir yere koymak lâzım, kayak meselesi üzerinden yapılan çirkin spekülasyonlar, benzetmeler var. Bunları yapanların hatırı sayılır bir kısmının AKP’den ziyade MHP’ye yakın kişiler olması da ayrıca manidar. Burada nasıl bakmak lâzım? Açıkçası çok net bir cevabım yok. Yani, “Yaptığı yanlıştır” ya da “Doğrudur” diyecek durumda hissetmiyorum kendimi; ama en azından şunu söyleyebilirim: Ailesiyle pekâlâ vakit geçirmek hakkı olabilir, ama bu zamanlamanın depreme denk gelmiş olmasının doğurabileceği tartışmaları, İstanbul Büyükşehir belediye başkanı olarak ve de siyasette kendine büyük yerler hayallediği belli bir kişi olarak dikkat etmesi gerekirdi bana göre. Bu anlamda çok da isabetli bir şey değil. Şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Bu tatil depremden önce ayarlanmış bir şey, sömestr tatili, zaten biz gazeteciler bir şekilde biliyorduk. Ama araya deprem girdi ve deprem girdikten sonra programını değiştirebilirdi, değiştirmemeyi tercih etmiş. Sonra yaptığı açıklamalarda da kendisinin farklı bir siyasetçi olduğunu söylüyor. Ekrem İmamoğlu’nun farklı bir siyasetçi olduğu doğru; ama farklı olmanın tek başına doğru olduğu söylenemez. Yani sizin farklı bir siyasetçi olmanız, illâki yaptıklarınızın doğru olduğu anlamına gelmiyor. Ama şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Bu tatil meselesi üzerinden Ekrem İmamoğlu’na –hani iktidar yanlılarını bir kenara bırakalım ama– iktidarın dışında olan çevrelerden de gelen bazı sert eleştirilerin, saldırıların anlamının arka planında başka şeyler olduğu kanısındayım. Bir de tabii ona toz kondurmayanlar var, bunların da bir hesapları olduğu kanısındayım. Bu da bana göre şunu gösteriyor: Türkiye’deki sorun sadece iktidardan kaynaklanmıyor, iktidarın dışındaki çevrelerde de hâlâ iktidar üzerinden — yani merkezî iktidardan değil, muhalefetin içerisinde de değişik iktidar odakları var, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bunların en önemlilerinden birisi. Dolayısıyla birçok kişi ve kurum, kendisini bu iktidarla konumlandırarak ona karşı birtakım davranışlar belirleyebiliyor. Bunun da ciddi bir sorun olduğu kanısındaydım ki bunu özellikle San Francisco’da Türkiye’nin değişik yerlerinden değişik zamanlarında gitmiş ve orada yaşayan kişilerle yaptığımız bir sohbet toplantısında uzun uzun tartışma imkânı bulduk. Çünkü Türkiye’nin iktidar problemi tabii ki var, “muhalefet sorunu” derken insanların aklına öncelikle CHP ve diğer partiler geliyor, onlarla ilgili tabii ki birtakım sorunlar var; ama kendini muhalefette konumlandıran insanların siyasete, demokrasiye, çoğulculuğa, hukuk devletine ve diğer konulara bakışlarında da –hepsinde değil, ama etkili olan bazı yerlerde– çok ciddi sorunlar olduğu kanısındayım. Bunlarla yüzleşmeden yapılacak muhalefetin Türkiye için çok verimli olacağı kanısında değilim. Öyle ki daha sonra iktidarın el değiştirmesi halinde de Türkiye bir anlamda, AKP ve Recep Tayyip Erdoğan gittikten sonra da bu tür sorunlarla yüzleşmez ve bunları çözmezse, şu anda yaşadığımız otoriter sistemin başka versiyonlarına pekâlâ tanık bile olabiliriz. Bu bazılarına çok abartılı gelebilir, ama baktığım zaman insanların iktidarla kurduğu ilişkiye baktığım zaman burada demokrasiyi, çoğulculuğu ve en önemli hususlardan birisi olan diğerkâmlığı pek göremiyorum. Çıkar temelli siyaset, çıkar temelli pozisyon alma birçok yerde hâlâ çok baskın bir şekilde karşımıza çıkıyor.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
14.02.2020 Haftaya Bakış (1): Bahçeli’nin savaş çağrısı & FETÖ’nün siyasi ayağı
11.02.2020 Bahçeli’nin savaş çağrısı karşılık bulur mu?
10.02.2020 Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu ile özel yayın
10.02.2020 Erdoğan, Başbuğ’un yol açtığı krizi çözebilecek mi?
08.02.2020 CHP’nin CNN Türk boykotu ne anlama geliyor?
07.02.2020 Erdoğan-İlker Başbuğ kavgası: Aslında neler oluyor?
06.02.2020 Türkiye’nin durumu: Otoritesiz otoriterlik
05.02.2020 Geçmişten günümüze “FETÖ’nün siyasi ayağı”
04.02.2020 Erdoğan Putin’i karşısına alabilir mi?
04.02.2020 Bitmeyen fiyasko: Ankara’nın Suriye politikası
14.02.2020 Haftaya Bakış (1): Bahçeli’nin savaş çağrısı & FETÖ’nün siyasi ayağı
10.01.2020 Le journalisme «natif et national » en Turquie
08.01.2020 How can the left in Turkey, end the supremacy of the right?
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı