Cengiz Çandar ile söyleşi: Suriye'de aslında ne oldu?

03.02.2026 medyascope.tv

3 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Suriye yaşanan gelişmelerin etkisi biraz azaldı, ama hâlâ Türkiye'nin ve bölgenin gündeminde. ‘’Suriye'de ne oldu? Bundan sonra neler olabilir?’’ bu konuları DEM Parti Diyarbakır Milletvekili, gazeteci Cengiz Çandar'la konuşacağız. Cengiz ağabey, merhaba.
Çandar: Merhabalar.

Ruşen Çakır: Ocak ayı Suriye için çok hareketli, gergin geçti ve şimdi olay çözülmüş gibi gözüküyor. Önce, ‘’çözülmüş gibi gözüküyor’’ meselesine bir girelim. An itibariyle, Şam'la Rojava, yani Kürtler gerçekten bir mutabakata vardılar mı?
Çandar: Vardılar tabii. 30 Ocak'ta imzalanan mutabakatın 14 maddesi var. Dört aşama ifade edildi bunda. Maddeler dikkatle incelendiği zaman, 18 Ocak tarihinde, Ahmed eş-Şara'nın Şam'da ilan ettiği, altında da SDG'nin, Mazlum Abdi'nin, elektronik imza olarak elde edildiği söylenilen imzasının bulunduğu mutabakat. Mazlum Abdi 19 Ocak'ta Şam'a gitti. Ahmed eş-Şara’yla görüştü ve oradan çıkışta, “Hayır, ben bunu kabul etmiyorum.” dedi. Sonrasında tekrar bir gerilim oldu. Aradan geçen yaklaşık 10 gün içinde, 27 Ocak'a kadar cereyan eden görüşmeler, sadece SDG'yi temsilen Mazlum Abdi ve Şam yönetimini temsilen Ahmed eş-Şara arasında cereyan etmiyor; bunun bir de Erbil boyutu var. Erbil’de Mazlum Abdi, İlham Ahmed, Rojava temsilcileri, SDG'nin önde gelen kişilikleri, Mesut Barzani, Mesrur Barzani ve Fransız basınından, özellikle Le Monde'dan öğreniyoruz ki, Neçirvan Barzani'nin de çok önemli girişimleriyle, bir yandan da Mesut Barzani'nin, Mesrur Barzani'nin, Neçirvan Barzani'nin, yani Irak Kürdistan Bölge Yönetimi’nin ve onun yanı sıra tabii ki en başta Amerika’nın Suriye özel temsilcisi Tom Barrack'ın rol aldığı, fakat Fransa'nın, Macron'un da bizzat devrede bulunduğu ve eğer öyleyse, ki onu bilemiyoruz, geçen gün İmralı heyetinden Mithat Sancar'ın ve Pervin Buldan’ın ifadeleriyle Abdullah Öcalan'ın da bir şekilde rol oynamış olduğu, çok yönlü, çok boyutlu, çok aktörlü birtakım gelişmeler sonucunda, 19 Ocak'la 27 Ocak tarihleri arasında bir pazarlık, bir görüşme, bir müzakere cereyan etti ve 27 Ocak'ta varılan sonuç, 30 Ocak'ta ilan edildi. Ona baktığımız zaman, bu 14 maddeli ve dört aşamalı mutabakatın İngilizce ifadesinde ‘’faced’’ tabiri kullanılıyor; Yani zamanla aşamalı olarak gerçekleşecek olan, atılacak adımların, dünden itibaren 2 Şubat'ta atılmaya başlanacağı söyleniyordu ve başladı. Bütün bunlar, Mazlum Abdi'nin 18 Ocak'ta, “Bu, baskı altında empoze edildi, ben kabul etmiyorum” dediği metinle, sürekli atıf yapılan şu meşhur 10 Mart 2025 Mutabakatı arasında bir yerde duruyor bu ve bazı noktalarda 10 Mart mutabakatına yakın, bazı noktalarda 18 Ocak’ta yapılan anlaşmaya yakın. Şimdi bundan itibaren 30 Ocak’taki, yani bundan 4 gün önceki mutabakatı esas almak zorundayız. Çünkü uygulama aşamasına geçildi. Dün ilk kez İçişleri Bakanlığı'na bağlı unsurlar Haseke Vilayet Merkezine, bugün de Kamışlı'ya girdiler ve Kobani'ye de giriyorlar. Bir zamanlar Rojava Özerk Bölgesi olarak bilinen bölge zaten fiilen ortadan kalkmıştı. Onun Şam’a entegrasyonu, aynı zamanda da kademeli olarak SDG'nin silahlı güçlerinin Suriye Ordusu’na entegrasyon sürecinin başlangıç aşamasına geldik demektir. Yani yürüyen bir sürecin başlangıç basamaklarındayız. Şu anda bir mutabakat var. Bunu, sadece kâğıt üstünde olduğundan değil, uygulamaya geçtiğinden görebiliyoruz.

Ruşen Çakır: Söylediklerinden şunu anlıyorum. Anladığım kadarıyla, her iki taraf da bir şeylerden vazgeçti. Yani birbirlerine doğru gittiler ve sonuçta bir orta yol bulunmuş gibi gözüküyor. Bu konudaki tepkiyi en geç Türkiye verdi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu mutabakatı olumladı. İlk başta Ankara'nın sessizliği, “Acaba Ankara bu durumdan rahatsız mı?” yorumlarına da yol açmıştı.
Çandar: Tabii. Şunu da gözden kaçırmamamız gerekiyor. Aldar Halil PYD’nin üst düzey yöneticilerinden. Hakkındaki yaygın kanaat, şahin kanadın belirli bir ismi olduğu ve bugüne kadar o şekilde takdim edildi. Gerçi, öyle olmadığını söyleyenler de var. Ama netice itibariyle, önemli bir şahsiyet olan Aldar Halil, bundan 48 saat önce Neçirvan Barzani'nin gazetesi ve televizyon kanalı olarak Irak Kürdistan Bölgesi’nde yayın yapan Rudaw’a çok uzun ve ayrıntılı açıklamalarda bulundu. Rudaw, Irak Kürdistanı’nın en yaygın medya kanalıdır. Aldar o söyleşide, Türkiye’nin, süreç bozulmasın diye eski düşmanlıkla hareket etmediğini söyledi. Yani Türkiye'nin tavrında bir değişiklik olduğunu bu 30 Ocak Mutabakatı’na gönderme yaparak ifade etti ve ayrıca Suriye Kürt hareketinin, Rojava’daki hareketin de Türkiyesiz, Türkiye'yi tatmin etmeden herhangi bir yol alamayacağının bilincinde, idrakinde olduklarını söyledi. Dolayısıyla, 30 Ocak'tan itibaren ortada bir mutabakat var. Senin söylediğin gibi, iki taraf da bir orta noktada buluşmuş gibi gözüküyorlar. Ama işin doğrusunu söylemek icap ediyorsa, bu buluşmada ağır basan tarafın Şam yönetimi olduğunu söylemek gerekiyor. Çünkü arkasına Amerika Birleşik Devletleri'ni almış durumda, İsrail’in desteğini almış durumda. Türkiye'nin desteği zaten orada.

Ruşen Çakır: Şimdi filmi başa saralım. Yılbaşından kısa bir süre sonra, Halep'te çatışmalar başladı. Halep'teki çatışmaların başlamasının hemen öncesinde, Paris'te, Şam yönetimi ile İsrail'in anlaşma yapmış olması gibi bir olay var. Ve “En azından İsrail'in sürece müdahil olmayacağı garanti altına alınıp Şam tarafından devam edildi” yorumu yapıldı k ben de bunu çok kullandım. Çünkü biliyoruz ki, Süveyda'da Şam yönetimi ile Dürzîler arasında yaşanan sorunda, İsrail doğrudan Dürzîler lehine müdahil olmuştu. Paris'teki anlaşmanın hemen ardından, Halep’e, yani Kürtlere, SDG'ye yönelik operasyonun başlamış olması tesadüf olabilir mi?
Çandar: Hayır, tam tersine, birkaç şeyi bir arada düşünmek ve bunların rastlantı olmayacağını idrak etmek gerekiyor. Paris’te, Şam rejimiyle, Suriye diyelim ona, Şam rejimiyle İsrail'in bir araya gelmesini sağlayan Amerika Birleşik Devletleri oldu. Bunlar kendi kendilerine bir araya gelmediler ve o görüşmede, filmi biraz geriye sarıp gidersek, 4 Ocak tarihinde Şam'da bir görüşme yapılıyor. Şam’daki görüşmede, Suriye Dışişleri Bakanı’yla 10 Mart Mutabakatı’nın uygulanması üzerine yapılan ve bir hayli de yol alınan müzakerede, Suriye Demokratik Güçleri’yle Şam yöneticileri, Suriye Savunma Bakanı Murhaf Ebu Kasra arasında yapılan görüşmede, bir de Amerikalı Tuğgeneral var. Birden kapı açılıyor ve içeri eş-Şeybânî giriyor. Eş-Şeybânî, Şam yönetiminde doğrudan Türkiye'nin adamı gibi algılanan, bilinen birisi. Muhtemelen de galiba Türkiye pasaportu taşıyor. Türkiye’deki Sabahattin Zaim Üniversitesi mezunu. Eş-Şeybânî ile Türkiye'nin çok fazlaca yakın ilişkileri zaten biliniyor. Eş-Şeybânî içeri giriyor ve Amerikalı generale, “Siz çıkın” diyor. Amerikalı tuğgeneral terk ediyor toplantıyı. Dönüyor, “Burada bu toplantı bitmiştir” diyor. Bu, 4 Ocak tarihinde oluyor. “Peki, bir ilerleme sağlandığına, bir noktaya gelindiğine dair bir açıklama yapalım bari. Kalktık Şam'a kadar geldik, görüşme yapıldı” deniliyor. Eş-Şeybânî “Hayır, açıklama yok. Buna 8 ya da 11 Ocak'ta devam edeceğiz,” diyor ve toplantı, eş-Şeybânî’nin müdahalesiyle, açıklama yapılmadan 4 Ocak tarihinde dağılıyor.
Bundan tam iki gün sonra, 6 Ocak tarihinde, eş-Şeybânî Paris'te. Karşısında İsrail Başbakanı Netanyahu'nun askeri ve güvenlik danışmanı oturuyor, İsrail'in Washington Büyükelçisi oturuyor ve İsrail İstihbarat Başkanı oturuyor. Amerikan tarafında, Başkan Trump'ın Suriye Özel Temsilcisi ve aynı zamanda Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, Trump'ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve İbrahim Anlaşmaları’nın mimarı olan Trump'ın damadı Jared Kushner var. Amerikan heyeti de böyle. Ve orada Suriye ve İsrail arasında bir mutabakat metni çıkıyor. Öyle bir mutabakat metni ki, istihbarat işbirliği, güvenlik işbirliği, diplomatik ilişkilerin yolunun açılması, ticari olarak ne yapılacağı konularını da sağlama almak üzere, Ürdün'ün başkenti Amman'da toplanacak olan Amerika'nın gözetimi altında çalışacak bir mekanizma oluşturulması kararı veriliyor. Ve tam aynı gün, 6 Ocak tarihinde, Kürtlerle meskûn olan Halep'te, Şeyh Maksud ve Eşrefiye semtlerinde çatışmalar başlıyor. Geri kalanını gayet iyi biliyoruz.
Şimdi bütün bu somut bilgileri bir araya getirdiğimiz zaman şu sonuçlara kolaylıkla varıyoruz: Bir, Şam'daki yönetimi Amerika Birleşik Devletleri kolluyor. İki, İsrail ve Suriye arasında bir uzlaşma oluşuyor. Şunu da ilave etmek lazım: Hakan Fidan da 6 Ocak tarihinde Paris'te ve o toplantı yapıldıktan sonra, Suriye Dışişleri Bakanı eş-Şeybânî ile görüşüyor. Amerikalı ve diğer İsraillerle görüşüp görüşmediğini bilmiyoruz, ama zaten hemen o toplantının arkasından Türkiye'de Barrack’la da görüştü. Yani Paris toplantısı, Amerika'nın gözetimi altında bir İsrail-Suriye yakınlaşmasını ve Amerika'nın çok net bir şekilde Ahmed eş-Şara’nın arkasına desteğini koyduğunu gösteriyor. İsrail'in Suriye'nin kuzeyinde ve kuzeydoğusundaki gelişmelere, demin senin hatırlatma yaptığın anlamda ve tarzda, Dürzîlere yaptığı müdahaleyi yapmayacağı, buna karşılık da Türkiye'nin, İsrail'in Süveyda Dürzî bölgeleri çevresinde ve Golan Tepeleri üzerindeki tavrına yüksek sesle itiraz etmeyeceği gibi zımnen bir mutabakatla sonuçlanıyor. Sonrasında, az önce söylediğim gibi, SDG'nin belli unsurları Halep'ten çekilmek zorunda kaldı. Fırat'ın doğusuna geçeceklerini söylediler. Fakat büyük bir hızla, ‘’Suriye Kuvvetleri Amerika'yı dinlemiyor’ görüntüsü altında devam ettiler; Tabka'ya yöneldiler ve Fırat'ın batısından doğusuna geçtiler.
Orada, yaklaşık 8, 9 yıldır o özerk bölgeyi ifade eden, Kürtlerle Arapların bir olduğu görüntüsünü vermiş olan Arap unsuru, birdenbire, Kürtleri, SDG'yi terk etti. Rakka ve Deyrizor aniden düşüverdi ve Araplar, Şam rejimiyle birlikte olma iradesini ortaya koydu. Kürtler de bundan ta 10, 11, 12 yıl önce kulağımızın alıştığı Rojava'ya çekilmek durumunda kaldılar. Yani Haseke ile Kamışlı arasındaki bölge ve Kobani çevresinde bir cep olarak duruyor. Çünkü aradaki Serekaniye, Arapçasıyla Resulayn ve Tel Abyad bölgeleri, 2019 yılında Türkiye desteğindeki Suriye Milli Ordusu’nun Bahar Pınarı harekâtıyla zaten kopmuştu. Şimdi Kürtler iki cep hâlinde kaldı ve kontrol ettikleri petrol bölgeleri, ana unsur Rakka -ki IŞİD'in başkentiydi-, Deyrizor hepsi ellerinden gitti. 30 Ocak Anlaşması bütün bu gelişmelerin ortaya koyduğu gerçeklik üzerine oluştu. Ama 18 Ocak'tan farkı, SDG'nin kendisini dağıtıp, bireyler olarak Suriye Ordusu’yla entegrasyonunun söz konusu olmasıydı. Oysa burada iki unsur var. Bir, Haseke ve iline SDG'nin uygun gördüğü bir Kürt vali atanması. İki, Haseke'de SDG’lilerin oluşturacağı üç tugayın bir tümene bağlanmasıyla Suriye ordusuna entegre olmalarını, bir de, Kobani'de de bir tugayın Halep ilindeki bir tümene bağlanmasıyla entegrasyonu gibi, Kürtler, 18 Ocak'tan daha kabul edebilir görüntüde olan bir sonuçla, askeri anlamda, entegrasyon anlamında çıkmalarını sağlayan, ama bir türlü uygulanmamış olan o 30 Mart Mutabakatı’nın epey gerisine düşmüş olan bir noktadan çıktılar.

Ruşen Çakır: Buradaki en kilit olay ABD'nin desteğini net bir şekilde Şam'dan yana yapması ve Kürtlere yönelik desteğini de bıçakla kesip atar gibi atması. Düne kadar diyelim, ABD'nin SDG ile işbirliğinin temel gerekçesi olarak IŞİD'le mücadele gösteriliyordu. Hem mücadele hem kamplar.  Ama biliyorduk ki neden tek başına o değildi, o görünüşteki nedendi. Ne oldu? ABD'nin buradaki stratejik kopuşu, tamamen tercih değiştirmesi ya da yumurtalarını tek bir küfeye koyması, yani Kürtleri de rahatsız etmeden Şam'a bir destek vermek yerine, çok açık bir tavır aldılar. Özellikle Tom Barrack.
Çandar: Aslında onu Trump diye okumak lazım. Çünkü Tom Barrack Trump'a rağmen siyaset belirleyen bir aktör değil. Trump'ın özel temsilcisi zaten. Birkaç şeyi çok önceleri fark edip ona göre gelecek hazırlığı yapmak çok isabetli olurdu herhâlde. Tom Barrack, Trump yönetimi kurulduktan sonra Amerika Birleşik Devletleri'nin Ankara büyükelçisi olarak atandı. Ankara'ya yeni bir büyükelçi geliyor; adı Tom Barrack. Aynı Tom Barrack Ankara Büyükelçisi olduktan çok kısa bir süre sonra Suriye Özel Temsilcisi yapıldı. Şimdi buradan neyi anlıyoruz? Washington'un, Amerika Birleşik Devletleri'nin, bir anlamda Suriye'yi Türkiye’nin nüfuzu altında bırakmaya teşne olduğunu. Birkaç şeyi de biliyoruz. Nedir o? Amerika, askerî varlıklarını Ortadoğu bölgesinin çeşitli yerlerinden çekme eğiliminde ve başta da Suriye geliyor. Zaten hatırlarsanız, Trump, 2019 yılında bir pazar günü telefon konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan'a, “Suriye senindir. Ne yapacaksan yap” demişti. Onun üzerine, Tel Abyad ve Serekaniye'ye, yani Resulayn'a yönelik o harekât, Suriye Milli Ordusu unsurlarının da katılımıyla gerçekleşmişti. Fakat, Amerikan kurumu olan Merkezi Komutanlık (CENTCOM), “Kürtleri bu kadar da bırakamayız. Türkiye aldı başını gidiyor” diyerek, senin az önce gönderme yaptığın Kürtlerle ittifakın bir noktadan daha ileriye gitmesine engel oldu ve Trump’ı harekete geçirip, bir noktada Türkiye'nin askerî harekâtını durdurdular. Ama biz buradan, Trump'ın Erdoğan'a karşı her zaman mahfiyetkâr bir tavır içinde olduğunu ve Amerika'nın da oradan çekilmek istediği ipucunu zaten elde etmiş bulunuyorduk.
Arkasından, Trump, ikinci döneminde Tom Barrack'ı Ankara Büyükelçisi yaptı, sonra Suriye Özel Temsilcisi yaptı, ondan sonra da Beyaz Saray'da Netanyahu’yu kabulü sırasında Erdoğan'dan sitayişle söz ederken, “2000 yıldır kimsenin yapamadığını yaptı, Suriye'yi aldı. Türkiye ile İsrail arasındaki durumu ben hallederim” gibi laflar etti. Bir de Netanyahu’ya, “Merak etme, o beni dinler” dedi Erdoğan için. Şimdi bütün bunlar, Türkiye ile Kürtleri, özellikle Suriye Kürtlerini terazinin iki kefesine koyduğu zaman, Türkiye'nin, Amerika'nın nezdinde çok ağır bastığının göstergeleriydi. Yani Türkiye çok daha önemli ve kıymetli Amerika için. Hem de bir yandan Ukrayna-Rusya savaşı varken Karadeniz'de, bir yandan bölgede İran'ın denklem dışı kalmasıyla, İsrail’in bir büyük güç odağı olarak çıktığı bir alanda, Sünni yapılı, ama aynı zamanda NATO üyesi ve F-35'inden, F-16'sına kadar Amerika'ya mecbur ve iş yapmaya yönelik bir Türkiye'nin varlığı, Amerika için çok daha öncelikliydi. Şunu da unutmamamız lazım: 7 Ekim 2024'te başlayan Gazze Savaşı ile birlikte, devlet dışı aktörler, son 20 yıldır, 21. yüzyılın başından beri, devletler, hatta bazı devletlerden çok daha önemli rol oynadılar, Yeni Amerikan dizaynında bu devlet dışı aktörlere alan ve rol pek yok; onu istemiyor. Hamas gitti, Hizbullah gitti, Husileri devre dışı bırakıyorlar. Dolayısıyla Amerika, PKK, SDG, YPG, DAEŞ gibi unsurlarla iş tutma meraklısı değil, devletlerle iş tutmak istiyor. Kim var? İsrail var. Kim var? Türkiye var. Kim var? Suriye var, Suriye olmalı. Irak var, Suudi Arabistan var, Birleşik Arap Emirlikleri var, Katar var. Bunlar var. Böyle bir düzen var Trump'ın kafasında. Şimdi bütün bu unsurlar, Amerika'nın, Kürtleri tümüyle olmasa bile büyük ölçüde devre dışı bırakmaya yönelik olduğu konusunda ipuçlarını bence yeterince vermeliydi.
Bir de şunu da hatırlamak zorundayız: Kissinger 1975 yılında, İran-Irak ihtilafının en can alıcı noktasında ve Irak'ın kuzeyinde Molla Mustafa Barzani liderliğinde bir Kürt ayaklanması varken, Şattülarap üzerinde İran ve Irak’la, yani Saddam Hüseyin ve İran Şahı arasında Cezayir'de bir mutabakat sağladı ve o mutabakat sonucu, kuzeydeki Kürt ayaklanması bir anda çöktü. Molla Mustafa Barzani İran'a sığınmak zorunda kaldı ve en sonunda da Amerika'da öldü. Yani Amerika'nın Kürtleri terk etmesi, tarihte görülmemiş bir olay değil. Tam tersine, kuvvetli örneklerle kendini ortaya koymuş bir olay. Dolayısıyla burada da bunu yapacağının ciddi işaretleri vardı. Ama bunun bir sınırı var. Gene de bir miktar kolladılar. “Bir miktar kolladılar” diyorum. Lindsey Graham ve Senatör Blumenthal’ın ‘’Amerika'da Kürtleri Koruma Yasası’’ kongreye sunuldu. Dolayısıyla, Kürtleri tamamıyla devre dışı bırakmak istemiyorlar, ama etkilerini, güçlerini ve rollerini son derece sınırlandıran bir tavır aldılar. Kürtlerin bu gelişmeleri sezip, önceden hamle üstünlüğünü koruyacak işler yapmaları gerekiyordu, ama onlar olmadı.

Ruşen Çakır: Bütün bu süreçte Suriye’de yaşananlar, SDG'nin mevzi kaybetmesi ve bir yenilgi havası, Türkiye'de geniş bir kesim tarafından büyük bir zafer gibi kutlandı. Ama Kürtler için çok büyük bir moral bozukluğu ve hayâl kırıklığı olarak yaşandı ki bu, tüm dünyada böyle oldu. Dört ülkede Kürtlerin nüfusunun en az olduğu yer Suriye. Ama bir anlamda mücevher gibi en çok öne çıkan, Kürtlerin yakından ve ilgiyle takip ettikleri bir yerde, hızlı bir yenilgi var ve bunun getirdiği çok büyük bir kırgınlık, bir altüst oluş yaşandı. Tüm dünyada bunun örnekleri var. Mesela Irak Kürtlerinde de çok büyük bir şey gördük. Türkiye'de de kısmen yaşandı birtakım şeyler. Vahap Coşkun Serbestiyet’te bu konuyla ilgili çok güzel bir yazı https://serbestiyet.com/yazarlar/uc-kirilma-230029/ yazmıştı. SDG’nin kaybının, Kürtlerde üç ayrı kırılma yarattığını söylüyor: Biri, SDG konusundaki hayâl kırıklığı. Bir diğeri, ABD ve Batı konusundaki hayâl kırıklığı. Üçüncüsü de, bütün bu gelişmeleri, Türkiye’de iktidarın ve medyanın ele alma biçimlerinin yarattığı kırılma.
Çandar: Bunlar doğru. Fakat bir şeye dikkat etmemiz gerekiyor. Dijital çağda ve 21. yüzyılda yaşıyoruz. 1946'da İran Kürdistanı’nda toplam 11 ay süren Mahabad Cumhuriyeti kurulduğu zaman, Irak'taki Kürtler, Suriye'deki Kürtler, Türkiye'deki Kürtler çok heyecanlanıp mobilize olmamışlardı. O Cumhuriyet, 11 ay içinde ortaya çıktı, yıkıldı ve gitti. 1975'te, Irak'ın kuzeyindeki gelişmeleri bütün Kürtler dikkatle izliyordu. Suriye'deki Kürtlerden bahsedilmiyordu Orada Kürt var mı, yok mu, dünyanın farkında bile olmadığı bir durumdu. Suriye Kürtleri, Türkiye Kürtleri, İran Kürtleri büyük bir heyecanla, “Ne oluyor Irak'ın kuzeyinde?” diye seferber olmuş değillerdi. Keza 2003 yılındaki savaşın ertesinde, Irak Kürdistan Bölge Yönetimi kuruldu ve 2005'ten itibaren anayasal bir merkezi durum oldu. Orada Kürdistan bayrağı dalgalanıyor, ülkenin adı Kürdistan, Kürtçe eğitim veriliyor, sınır kontrolleri onda. Bir tek Birleşmiş Milletlerde sandalyeleri yok, ki Irak delegasyonu içinde yerleri bile var. Kürtlerin yaşadığı bölgenin diğer yerlerinde büyük bir heyecan, “Bizim de artık orada bir merkezimiz var” gibi bir şey olmadı. İlgilendiler, gidip geliniyordu hâlâ.
Fakat şimdi yeni olan durum, senin de söylediğin gibi, Kürt ortamının en küçük parçası olan Suriye, birdenbire Kürtleri, İran’da, özellikle Türkiye ve Irak'ta ayağa kaldırdı. Süleymaniye'de 1 milyondan fazla insan gösteri yapıyor. Erbil'de keza öyle. Türkiye'nin Kürt yoğunluklu bütün illerinde insanlar sokağa döküldü. Yani Suriye Kürtleri, birdenbire, Kürt ulusal bilincinin fışkırmasında çok büyük bir rol oynadı. Bir yandan da, dediğin gibi, başta Amerika olmak üzere hem Batı’ya karşı hem Araplara karşı bir hayâl kırıklığı var. Araplarla çok da beraber değilmişler demek ki. Araplar 24 saat geçmeden, Rojava bölgesinin daha geniş alanında, Deyrizor’da, Rakka'da, Haseke ilinin büyük bölümlerinde, Halep kırsalında terk ediverdi Kürtleri. Dolayısıyla, kaba bir tâbir olacak ama, Kürtler, “Kürd'ün Kürt’ten başka dostu yoktur” gibi bir anlayışa doğru yöneldiler. Bu, travmatik bir duygu. Fakat aynı zamanda, bu o kadar kuvvetli bir ulusal uyanışa yol açtı ki, Kürtler olmadan bu dünyanın geleceğini tasavvur etmek de artık siyasi ve beşerî anlamda çok zor. Ve az önce gönderme yaptığım, Amerika'da kongreye verilen Kürtleri Koruma Yasası, başta Irak Kürtleri olmak üzere, Türkiye'nin de dâhil olduğu bütün bölgedeki büyük Kürt seferberliği, bütün bunların sonucu. Tam olarak yenilgi de denilebilir mi? Bu, bir zafer değil elbette. Haritaya baktığımız zaman, Kürtlerin kontrol ettiği harita, 15 gün öncesinden çok daha geride. Suriye Kürtleri, tamamıyla savunmaya ve bir varoluş garantisi alma mücadelesine yönelmiş durumdalar. İktidar paylaşımından ziyade, bir varoluşu sağlama almaya, güvence altına almaya. Tabii ki Şam'da Savunma Bakan Yardımcısı’nın bir Kürt olacak olması, üç tugay, bir tümenin Haseke vilayetinde olması, bir tugayın Kobani'de Halep vilayetinde olması, Haseke valisinin Kürt olması, idari makamlarda, Rojava'da Kürtlerin var olmaya devam etmesi, bundan 11, 12 yıl önce tasavvur edilebilecek şeyler değildi Kürtler açısından. Bayağı bir ilerleme var. Ama bundan bir ay önceki duruma, gerek haritaya, gerek işlevsel olarak yönetim manzarasına baktığımız zaman, ondan çok daha gerilemiş durumdalar.
Şimdi her şey henüz çok sıcak ama benim asıl üstünde durduğum şey şu: Birincisi, bu mutabakat devam eder mi, etmez mi? Rayından çıkar mı? Böyle ihtimaller de var. Çünkü Suriye'de altına imza attığınız hiçbir şey öyle çok fazla da kalıcı olmuyor. Suriye'nin henüz çok oturmuş bir yapısı yok; hâlâ çok kırılgan. Dolayısıyla, bu da yarın öbür gün ne şekilde yol alır, yol alabilir mi, raydan çıkabilir mi, onu bilmiyoruz. İkincisi, varsayalım ki yol aldı, gidiyor. Az önce senin Erdoğan'a gönderme yaparak söylediğin, benim de Aldar Halil'e gönderme yaparak altını çizmeye çalıştığım gibi, Türkiye de, , bu mutabakatı kabullenmiş durumda. O zaman, bu oturabilir. Ama bunun çok zor yol alacağı besbelli. Fakat senin az önceki sorularından ortaya çıkarttığın sonuçları, bütün Kürt hareketi üzerine ne şekilde ne etkilere yol açacağını, belki aylar, belki yıllar sonra göreceğiz. Çünkü şu anda her şey o kadar sıcak ki. Kürt hareketi siyasi olarak bugüne kadar gördüğümüz hâlini muhafaza edecek mi? Çünkü Irak 1975'te ikiye bölünmüştü. Mesela Talabani'nin Kürdistan Yurtseverler Birliği, 1975'te o travmanın, o yenilginin sonucunda çıkmıştı. Şimdi ne olacak? Şimdi nasıl gelecek? Barzanilerin konumu ne olacak? PKK kendini lağvetti, ama PKK'nın kapladığı alandaki yapılanmalar, kişilikler, şahsiyetler ne olacak? Senin Medyascope'taki, ‘’Öcalan’a açık mektup ve 20 soru’’ başlıklı yazını https://medyascope.tv/2026/02/03/abdullah-ocalana-acik-mektup-ve-20-soru-rusen-cakir-yazdi/ okudum. Öcalan ne olacak? Bir sene sonraki Öcalan ne olacak? İki sene sonraki Öcalan ne olacak? Onun görüşleri ne şekilde hayata geçecek? Bütün bunların cevabı, çok yakın geçmişte yaşadığımız bu gelişmelerden mutlaka etkilenecektir ve şu anda cevaplarını bilmediğimiz bir sürü soru var.

Ruşen Çakır: Tam bu noktada o soruyu sorayım. Bu hafta ve geçen hafta yaptığım yayınlarda hep Barzani olgusunu sordum. Sen de bahsettin aslında. Sürecin başından itibaren Barzaniler, Mesut Barzani bizzat devreye girdi. Mesela Roj Girasun'la yaptığımız yayında, https://medyascope.tv/2026/01/30/kimler-kazandi-kimler-kaybetti-roj-girasun-ile-soylesi-video/ Roj, bu sürecin kazananlarından birisinin Barzani olduğunu söyledi. Katılır mısın buna?
Çandar: Kazananlardan biri diyebilirim tabii. Roj Girasun’la senin söyleşini dikkatle dinledim, izledim. Roj'un sözlerini de kaydettim kafamın bir yerine. Barzani’nin şöyle bir özelliği var. Az önce de söylediğim gibi, Irak'ın kuzeyinde, Kürdistan Bölge Yönetimi adında, bayrağı olan, sınır kontrolü olan, askeri güçleri olan, neredeyse bir bağımsız devlet hâlinde bir yapı var. Dolayısıyla, Barzani kendisini, Kürtlerin tümüne gelebilecek herhangi bir durumun sorumlularından biri gibi, onların bir tür ulusal lideri gibi hissediyor ve zaten kişiliği de öyle ve ona göre de davranıyor. Ayrıca, yanı başındaki Suriye Kürtlerinin bir tek Semelka-Habur sınır kapısından bağlandığı, fakat Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler şu anda gerilimli olduğu için açık olmayan Irak’la o kapı, bir yandan da Suriye Kürtleri için hinterland teşkil ediyor. Dolayısıyla, Barzani onların esenliğinden kendisini âdeta sorumlu hissediyor. Bir de şunu göz önüne almak durumundayız: Suriye Kürtleri sadece YPG'den, PYD'den oluşmuyor; ENKS adı altında, Kürt Ulusal Konseyi diye bir yapılanma var ve bunların büyük çoğunluğu Barzani yanlısı Kürt örgütlerinden oluşuyor. Rojava'da Kürtlerin en kalabalık olduğu merkez, Kamışlı şehri. En etkili oldukları yer de orası ve Irak Kürdistan'ı oraya bir saat mesafede. Dolayısıyla, Barzani hem jeopolitik nedenlerden hem de ulusal gerekliliklerden de ötürü kendisini rol oynamaya mecbur hissetti ve bu rolü de oynadı. Bu rolü oynayarak, gelinen noktada da kendiliğinden ortaya çıktı. Suriye'nin kuzeyindeki yönetimin Eş Başkanı İlham Ahmed, özellikle teşekkür etti Barzani'ye. İlham Ahmed, Türkiye’deki ana akım Kürt hareketine çok yakın bir pozisyonda duran birisi. Oynadığı rolden ötürü Barzani'ye teşekkür ediyor. Neçirvan Barzani teşekkür üstüne teşekkür alıyor.
Bütün bunların, Suriye'deki mücadelenin öne çıkardığı isim Mazlum Abdi. Biz ‘’General’’ sıfatını kullanınca Türkiye'de bazı kişiler, ‘’Hangi Harp Akademisinden mezun olmuş?’’ diye kızıyor. Ama ona ‘’General’’ deniliyor kısacası. Trump bile ona, “General Mazlum Abdi” diye hitap etti. Mazlum Abdi son bir ay içinde üç kez gitti, Erbil'de Barzani ile beraber oturdu. Barzani'nin sağında oturdu, karşısında Tom Barrack vardı. Mazlum Abdi KDP'li değil, Barzani’ci değil; Amerikalılarla müzakereyi, ulusal bir Kürt ekibi olarak, o görüntüyü, Barzani ile beraber olarak verme ihtiyacıyla gerçekleştirdi; Barzani'nin rolünü talep etti. Dolayısıyla, Barzani kendiliğinden, Roj'un söylediği gibi bir ‘’kazanan’’ görüntüsü verdi. Ama tek kazanan dersek, bunun hasadını bir kaldırmamız lazım. Bir ay, iki ay, üç ay bir bekleyelim kim kazandı, kim kaybetti, onu daha net görebileceğiz.

Ruşen Çakır: Türkiye'ye gelecek olursak, Ankara'nın kazandığını görüyoruz. Türkiye'de süreç bu yaşananlardan nasıl etkileniyor? Çünkü malûm, Kürtlerde sürecin başından itibaren temkinli bir iyimserlik vardı. Şimdi devlete güvenmiyorlar büyük ölçüde. Suriye'de yaşananlardan sonra, o güvensizlik iyice ortaya çıktı diye görüyorum ben.
Çandar: Öyle ifade ediyorsan, o zaman, Türkiye'yi kazananlar içinde saymamız zor. Çünkü Türkiye ısrarla Şam'daki yönetimin arkasında duruyor. Şam'daki yönetimin sponsoru gibi, onun bir tür hamisi gibi davranıyor ve bunu yaparken Suriye'deki Kürtleri karşısına alıyor. Fakat daha önemlisi, Suriye'deki Kürtleri karşısına aldığı ölçüde, Türkiye'de, içinde bulduğumuz sürecin öznesi olan Türkiye Kürtlerinde kırıklıklar yaratıyor ve sürecin amaçlarına, hedeflerine, selametine uygun kuşkulara yol açmış oluyor. Dolayısıyla neyi ne kadar kazandı Türkiye, Tartışılabilir. Ama, ‘’30 Ocak'taki mutabakatla birlikte, Suriye'nin toprak bütünlüğünü sağlamaya yönelik bir süreç başladı. Sınırlarını güvence altına almış oldu. Sınır kapılarını, Şam yönetimiyle birlikte bile olsa, esas olarak Şam yönetimi tutacak ve Türkiye'nin himaye ettiği yönetim Şam'da biraz daha palazlanmış olacak’’ diyorsanız, evet, Türkiye kazanmış gibi gözüküyor. Ama Suriye Kürtleri, SDG, eski hâlindeyken, güçlüyken dahi Suriye'de bölünmeyi, ayrı devleti, hatta federasyonu hiçbir zaman gündeme getirmemişti ki zaten. ‘’Orduya entegre olmayacağız’’ dememişti ki. Türkiye Savunma Bakanı’nın bizzat ifadesi ile “Bireyler olarak gideceksiniz” idi. Nasıl Türkiye'de 20 yaşına gelenler askerlik şubelerine gidiyor ve ona göre, asker olarak nereye gönderiliyorsa, âdeta öyle bir entegrasyonu öngörüyorlardı ve bunun olmayacağı söyleniliyordu ve şu anda da öyle olmayacak. Üç tugaydan bahsediliyor Haseki ilinde. Bir tugay Kobani'de tümenlere bağlanıyor. Bu, şundan daha geride tabii: Ekim ayında yaklaşılan, üzerinde anlaşılan mutabakatta, SDG, Suriye Ordusu’nda üç tümenle yer almış olacaktı. Şimdi bir tümene bağlı üç tugay, bir başka tümene bağlı bir tugay Kobani'de. Şimdi bu, daha geri bir nokta. Ama bireysel katılım değil bu. Dolayısıyla, Türkiye'nin en çok üstünde durduğu hususlardan biri de gerçekleşmiş olmuyor aslında bakıldığı zaman. Ama kazandı mı? Toprak bütünlüğü duruyor, Suriye bölünmeyecek. Kim bölüyordu ki Suriye'yi? Suriye'nin bölündüğünü kim söylüyordu? O, Türkiye'nin kendi kendine, Şam'daki rejime arka çıkıp, Kürtlere olumsuz pozisyon alırken kullandığı argümandı ama gerçeğe tekabül etmiyordu açıkçası.
En önemli hususlardan biri, Türkiye’de, İsrail'in Suriye'yi böleceği korkusu vardı ve yersiz bir korku da değildi, onu da söyleyeyim. Çünkü İsrail, bütün bölgede, başta Suriye olmak üzere bütün Arap devletlerinin parçalara bölünmesinden yana. Ama Suriye İsrail'in tam öngördüğü, tahayyül ettiği gibi parçalanmış değil. Bugün Türkiye'deki korku, Kürtlerin İsrail'le beraber olacağı korkusu. Kürtler İsrail'le değil. Türkiye'nin arkaladığı Şam rejimi, İsrail’le beraber. Şam rejiminin arkasındaki esas güç de Amerika Birleşik Devletleri. Dolayısıyla Türkiye, Şam rejimiyle istikbalini, Amerika ve İsrail'in çizeceği format içinde, o kadraj içinde götürmeye zorlanmış durumda. Bir noktadan bakarsanız, kazandı denilebilir. Bir noktadan bakarsanız, kazancı tartışılabilir.

Ruşen Çakır: Son olarak bambaşka bir konuyla bitirelim. Cengiz Çandar'ı bulmuşken bunu sormadan edemeyeceğim. İran ve ABD görüşmelere tekrar başlıyor ve görüşmelerin bu cuma günü İstanbul'da olması bekleniyor. İran'la ABD'nin görüşmeleri çok önemli bir gelişme herhâlde. Saldırı bekliyorduk. Bu, saldırı olmayacağı anlamına gelmiyor muhtemelen. Ama Türkiye'nin buna ev sahipliği yapacak olmasını da katarak, ABD ile İran'ın anlaşabilme ihtimali var mı?
Çandar: Yok değil. Eğer görüşülüyorsa, taraflar kılıçları çekip birbirlerinin üstüne hamle yapmak yerine bir masanın etrafında konuşmayı seçiyorlarsa, o zaman, anlaşma ve uzlaşma ihtimali kendiliğinden var demektir. Bazen bunu kılıç zoruyla yaparsınız. Zorla masaya, müzakereye oturmak ve güç kullanarak durumu empoze etmek için yaparsınız. Veya iş oraya varmasın diye, varmadan önce kendiliğinizden masanın etrafına geçerek yaparsınız. Dolayısıyla, İran ve Amerika, Türkiye'de, İstanbul'da ya da Ankara'da kurulacak bir masanın etrafına kendiliğinden oturuyorsa, bu, bir uzlaşma ihtimalini barındırıyor. Ama az önce senin cümlenin içinde de telaffuz ettiğin gibi, ‘‘Bu olmayacak. Bundan sonra bunlar uzlaşır, birbiriyle dalaşmazlar ya da Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran'a saldırmaz’’ diye bir garantisi de yok işin. Çünkü İran'la Amerika ilişkilerinin son 20 yılı içinde, taraflar aslında hiç görüşmemiş değiller. Görüştüler, hatta Obama döneminde bir hayli ileri gidip anlaşma bile imzalandı. Şimdiki Trump döneminden önce, Biden döneminde, İran’a yönelik algılar bakımından en olabilecek bir Amerikan şahsiyeti, İran'la işlerin halledebilmesi amacıyla, bu konularla ilgili özel temsilci ilan edildi. Ama Trump'la beraber, bütün bunlar berhava oldu. Şimdi Trump, karşısında zayıf bir İran varken, mecbur kaldı da masaya oturuyor gibi değil. Masaya oturup İran'a belli şeyleri dikte etme ihtiyacı duyuyor. Çünkü karşısında zayıf bir İran oturacak.
İkincisi, bu, birkaç ay içinde tekrar silahlı hesaplaşmaya dönüşmeyeceğinin kendi başına bir garantisi değil. Bunun Türkiye'de olmasının önemi ne? Bunu çok da abartmamak lazım. Türkiye, yeri itibariyle, Trump'la özellikle Suriye üzerinden oluşmuş çok yakın ilişkisi ve İran'a da komşu olması nedeniyle önemli. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın son açıklamalarında görüldüğü gibi, İran'a omuz vermiş bir hâli de var. Türkiye aynı zamanda NATO ülkesi, Amerika'nın müttefiki olan bir ülke. Görüşmenin Türkiye'de yapılması, yeri itibariyle anlamlı tabii. Ve bu, Türkiye’nin uluslararası profilini de yukarı çıkaracak bir şey olduğu malûm. Ben şu anda Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeyim. Bu çatı altında mikrofonu eline alan iktidar sahipleri, bu gibi görüntülere gönderme yaparak, Türkiye'nin çok büyük rol oynadığı, dünyada vazgeçilmezliği imasında bulunuyorlar. Eminim ki bu toplantının İstanbul'da yapılacak olmasının, ülkemizin ne büyük bir dış politika başarısı olduğu ve Tayyip Erdoğan’ın ne kadar önemli bir lider olduğu vurgusunun yapılmasına yol açacak. Ama bir tek basit hatırlatma yapayım: Rusya ve Ukrayna arasında da Türkiye'de birden fazla görüşme yapıldı. Antalya'da yapıldı, İstanbul'da yapıldı. 2022 yılında başladı savaş ve 4. yılına giriyor. Ukrayna-Rusya savaşı devam ediyor ve Türkiye'de barış görüşmeleri yapılmış olması, Ukrayna-Rusya Savaşı'nı durdurmadı. Dolayısıyla, İran- Amerika görüşmelerinin Türkiye'de yapılması iyi, güzel. Ama bu ne bir uzlaşma garantisi sağlar ne de eğer taraflar uzlaşırsa bunun yarın bozulmayacağının bir güvencesini ifade eder..

Ruşen Çakır: Yayınımıza katıldığın için çok teşekkürler Cengiz Çandar. DEM Parti Diyarbakır Milletvekili, gazeteci Cengiz Çandar'la, ‘’Suriye'de neler oldu, bundan sonra neler olabilir?’’ konularını konuştuk. En sonunda da kısaca ABD-İran görüşmelerine değindik. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
08.02.2026 Öcalan’ın sarsılan liderliğini onarma çabaları
08.02.2026 Erdoğan İslamcı mı?
03.02.2026 Abdullah Öcalan’a açık mektup ve 20 soru
03.02.2026 Cengiz Çandar ile söyleşi: Suriye'de aslında ne oldu?
01.02.2026 Yeni “Yeşil Kuşak Projesi”
01.02.2026 "Kent uzlaşısı" zulmü
31.01.2026 Yeniden: Mazlum Abdi realitesi
30.01.2026 “Kürt sokağı” diken üstünde
29.01.2026 Hakkınızı helal ediyor musunuz?
28.01.2026 “İç cepheyi tahrip süreci”
08.02.2026 Öcalan’ın sarsılan liderliğini onarma çabaları
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı