Ali Babacan mı, Ekrem İmamoğlu mu?

28.11.2019 medyascope.tv

28 Kasım 2019’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına İrem Çalışkan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Dün Ali Babacan’ın Habertürk’te Fatih Altaylı’nın yaptığı “Teke Tek” yayınını yorumlamıştım. Tesadüf bu ya –haberim yoktu yayın yaptığım zaman–, meğer dün akşam da Ekrem İmamoğlu, yine Fatih Altaylı’ya “Teke Tek”te aynı saatte konuk olmuş. Aslında Ali Babacan’la Ekrem İmamoğlu’nun adı sık sık birlikte de anılıyor. Ben de daha önce bir yayın yapmıştım –Selahattin Demirtaş’ı da ekleyerek– ve önümüzdeki günlerde de daha sıklıkla anılacağa benziyor. Birer gün arayla, aynı kişi tarafından, aynı mecrada yapılan bu yayınlar aslında bize iyi bir kıyaslama imkânı da veriyor. Tabii bu ilginçliğin ötesinde, bugün T24’de Murat Sabuncu bir yazı kaleme aldı. Sabuncu, Babacan ve İmamoğlu’nun ittifak yapmaları halinde çok şeyin değişebileceğini söylüyor. Sabuncu, “İmamoğlu’nun heyecanı Babacan’ın da çalışkanlığı bir araya gelirse” diyor. Aslında bu dün Babacan hakkında söylediğim heyecan eksikliği meselesinin de bir adım ileriye gitmesi anlamına gelebilir. Kalpler ve zihinlere hitap etme konusunda zihinlere daha çok hitap eden bir Babacan var, buna karşılık Ekrem İmamoğlu daha popülist bir siyasetçi görünümü çiziyor ve daha fazla heyecan yaratıcı, kalplere yönelecek bir siyasetçi görünümü veriyor. 
Seçim zamanında İmamoğlu’nu destekleyenlerin bu kalp vurgusunu sıklıkla yaptığını görmüştüm, özellikle duvarlara yapıştırılan birtakım çıkartmalar vardı, “Sen bizim kalbimizi kazandın” şeklinde İmamoğlu’na bir bağlılık gösterisi olmuştu — her yerde olmasa bile, benim tanık olduğum öyle yerler var. Ali Babacan için bu kalp kazanma meselesini söylemek çok mümkün değil, en azından şu aşamada, bundan sonra da olacağı kanısında değilim. Ali Babacan insanları ikna eden bir siyasetçi, teknokrat yönü ağır basan bir siyasetçi. İmamoğlu da daha çok insanların kalbine hitap eden sevimli, sempatik ve hazırcevap birisi. Ama dünkü Fatih Altaylı yayınında gördük ki aynı zamanda kendisinin Özal’ın zamanında çok kullanılan –yeni kuşaklar bilmez– “iş bitirici” tanımı vardı. “İş bitirici” bir belediye başkanı olduğunu da gösterdi ya da göstermeye çalıştı diyelim. Bu iki yayının ne kadar izlendiği konusunu araştırdım, ilginç bir sonuç gördüm: Neredeyse hemen hemen aynı oranlarda izlenmiş. Benim edindiğim rakamlara göre AB grubunda Babacan, totalde İmamoğlu daha fazla ilgi görmüş, Twitter’da da üç aşağı beş yukarı Babacan biraz daha fazla ilgi görmüş. Youtube’a Habertürk’ün yüklediği “Teke Tek”teki Babacan videosu ben yayına girdiğim sırada 290 bini aşmıştı; İmamoğlu’nun canlı yayın sonrasında bant olarak Youtube videosu daha yeni yüklendi, 3 bin 500’ü yeni aşmıştı, ama herhalde gün sonunda da o bayağı bir izlenecektir. Baktım, “Teke Tek”lerde başka neler ne kadar izlenmiş? Mesela, İlber Ortaylı’nın 200 bini aştığını gördüm, onun dışındakiler tabii bu rakamın çok gerisinde. Sonuçta ikisinin de epey bir ilgi gördüğü muhakkak, üç aşağı beş yukarı benzer oranda izlenmişler anladığım kadarıyla. Tabii burada Babacan’ın yayını sırasında Galatasaray’ın –benim de maalesef stadda izlediğim– maçının olduğunu ve çok sayıda izleyicinin de maçı izlemiş olduğunu varsayalım. Ama yine de sonuçta üç aşağı beş yukarı birbirine yakın rakamlar. 
Murat Sabuncu’nun dediği gibi birlikte hareket ederler mi? Şu aşamada baktığımız zaman, iki tarafın da böyle bir derdi yok gibi; çünkü her ne kadar İmamoğlu cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunu reddetmese de kendisini daha çok belediye başkanı olarak göstermeye çalışıyor, Ali Babacan da tabii kuracakları partiyle iktidara gelme iddialarını dile getiriyor. Şu anda ittifak meselesi çok fazla kullanılabilecek bir argüman değil, hiç kimse için değil, zaten ortada bir seçim de olmadığı için bunu dillendirerek gereksiz yere üzerlerine negatif tepkiler çekebilirler. Ama bizler için, dışarıdan bakanlar için böyle bir sorun yok, biz bunu özgür bir şekilde değerlendirebiliriz. Benim daha ilk günden söylediğim gibi, aslında İmamoğlu ve Babacan –benim tabirimle– “Yepyeni Türkiye”nin önde gelen siyasî aktörleri olabilirler; ama ikisinin tek başına yeteceği kanısında değilim, muhakkak bunun bir Kürt ayağının olması gerekir. Bu anlamda da tabii ki ilk akla gelen Selahattin Demirtaş. Bir hususu özellikle vurgulamak istiyorum; dünkü yayında Babacan’ın Erdoğan’a yönelik bir meydan okuyuş içerisinde olmadığını özellikle vurguladım –daha önce de vurgulamıştım–, anlaşıldığı kadarıyla önümüzdeki günlerde de bu vurgu devam edecek. Burada bir yanlış anlaşılma var; o da, meydan okuma kelimesinin illâki böyle bağırıp çağırarak, polemik yürütmek anlamında değil; meydan okumayı daha sakin bir şekilde yapabilir. Yani Babacan’ın sükûnetini eleştiriyor değilim; ama şu var: Bütün bu eleştirdiği hususların, kendilerini ayrı partiye sevk eden hususların en temelindeki öznenin Erdoğan olduğunu bir şekilde kesinlikle vurgulaması gerekiyor artık. Bizim bunu zaten anlayacağımızı varsayıyor, anlıyoruz; ama bunun adının açıkça konulması gerekiyor. Erdoğan’la polemiğe girmek değil bu; olayın adını koymak bu. Bir diğer husus: Daha önceki seçim süreçlerinde –gerek Muharrem İnce’nin gerek Ekrem İmamoğlu’nun– Erdoğan’la polemiğe girmenin yanlış olduğunu, kendi projelerini anlatmaları gerektiğini vurgulamış birisiyim ve bunun her iki seçim sonuçlarında da bu önermenin büyük ölçüde doğrulandığını düşünüyorum — itiraz edenler olabilir tabii ki, ama bu benim Babacan’a söylediğim Erdoğan’a meydan okuma, Erdoğan’ı eleştirmesiyle birbiriyle çelişen hususlar değil. Çünkü: 
1.  Babacan’ın yapması gereken bir polemik değil; gerçekten herkesin bildiği, Türkiye’deki yaşanan sorunların birinci derecede sorumlusunun Erdoğan olduğunu onun ağzından duymamız gerekiyor. 
2.  CHP’li bir belediye başkanı ya da cumhurbaşkanı adayının Erdoğan’la polemiğe girmesindeki en büyük sakınca Erdoğan’ın bunu kendi tabanını etrafında konsolide etmesi için kullanmasıydı. 
Yani ne diyecekti? “Bu CHP zihniyeti, görüyorsunuz, bütün dertleri benimle uğraşıyorlar. Benimle uğraşırken sizinle uğraşıyorlar, aslında dindarlarla uğraşıyorlar”a kadar giden bir argüman imkânı sağlıyordu — ki Muharrem İnce olayında bu yaşandı. Ama bir Ali Babacan’ın ya da Ali Babacan’la beraber hareket ettiğini bildiğimiz Sadullah Ergin’in ya da Beşir Atalay’ın ve hatta partide yer almayacak olsa da himaye ettiği belli olan –herkesin bildiği– Abdullah Gül’ün adını vererek Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’de yaşanan sorunlardan sorumlu tutmasının böyle bir riski yok. Tam tersine; onların, Erdoğan’ın adını vererek birtakım eleştirileri dile getirmesi, bunun dışındaki Erdoğan karşıtı cephenin Erdoğan’a yönelik eleştirilerini de AKP tabanı nezdinde daha meşru bir yere taşıyacaktır. Ne oluyor sonuçta? Bir bakıyoruz bir tarafta Erdoğan’ı eleştiren CHP’liler, İYİ Partililer, hatta HDP’liler ama öte yandan Erdoğan’ın adını ağzına almayan Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu. Burada tabii ki özellikle muhalefet cenahındaki var olan bu iki parti girişiminin ciddiyeti konusundaki kaygıları ya da şüpheleri de güçlendirecek bir şey olacak. 
Peki tekrar dönelim: Babacan mı, İmamoğlu mu? Bence ikisi de tek başına “Yepyeni Türkiye”yi inşa edecek durumda değiller. Birlikte hareket etmeleri durumunda bayağı etkili olabilirler; ama dediğim gibi yine yanlarına başkalarının da katılması gerekir, özellikle Türkiye’deki Kürt seçmeni temsil edebilecek, belli bir kabulü olan isimler bulmaları gerekiyor. Burada da tabii öncelikle Selahattin Demirtaş’ın bu anlamda gündeme gelmesi gerekiyor. Şöyle bir husus var: Şimdi bir “Eski Türkiye” vardı; Erdoğan geldi “Yeni Türkiye” iddiasıyla bu “Eski Türkiye”yi büyük ölçüde değiştirdi, aktörleri değiştirdi, kurumları değiştirdi, birçok kurumun içini boşalttı, birçok alanı çölleştirdi… Şimdi “Yepyeni bir Türkiye”: “Yepyeni bir Türkiye’yi” biz nasıl yapacağız? Referansımız ne olacak? “Eski Türkiye” mi? Erdoğan’ın iddia ettiği “Yeni Türkiye” mi, yoksa bambaşka bir şey mi? İşte önümüzdeki dönemin en önemli sorunlarından birisinin bu olduğu kanısındayım. Burada mesela Ali Babacan “gençler” diyor, “gençlere ağırlık vermek” diyor, bunu İmamoğlu’nun da dediğini biliyoruz –kadınlar daha fazla telaffuz edilir oluyor– bu “yepyeni Türkiye”nin unsurları olarak katılabilirler. Ama baktığımız zaman bunu diyen insanlar, siyasî aktörler aslında geçmişten gelen isimler. Kimisi daha “Eski Türkiye”nin öne çıkan isimleri, kimisi Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sinin öne çıkan isimleri, bir de tabii ki yepyeni, şu âna kadar hiç siyasete bulaşmamış kişiler olacak. İşte burada bütün bu şeylerin, Türkiye’yi ileriye doğru taşıyabilecek demokrasiyi yeniden inşa etmek, hukuk devletini yeniden inşa etmek, temel hak ve özgürlükleri yeniden güçlendirmek, Avrupa Birliği yolunda Türkiye’yi tekrar ileriye doğru götürebilmek ve dış politikada sorunları büyük ölçüde halledecek ve de tabii ki Kürt sorununda kalıcı ve barışçıl bir çözüm yolunda ciddi, inandırıcı perspektiflere sahip yepyeni bir alanı çıkarmada bütün bu değişik dönemlerin pozitif unsurlarının –negatifleri değil– ve aktörlerinin bir zeminde bir araya gelmesi gibi bir şey söz konusu olması lâzım — çok zor bir husus. Bunun lideri kim olacak? Belki de bunun bir lideri olmayacak, belki de bu bir ortak hareket halinde gelişecek; ama Türkiye bu konuda –daha önceki deneyimlere baktığımız zaman– çok tecrübeli değil. Var olan yerlere baktığımız zaman –gerek CHP, gerek İYİ Parti, gerek HDP, gerek yeni kurulması söz konusu olan partiler– bunun taşıyıcılığını tek başına üstlenebilecek hareketler, kurumlar olarak gözükmüyorlar. Ama aynı zamanda bu kurumların, bu partilerin yetersizlikleri aslında bir fırsat da olabilir. İşte burada da İmamoğlu gibi, Babacan gibi, Demirtaş gibi figürlerin, siyasî aktörlerin inisiyatif alabilmeleri çok önem arz ediyor. 
Ekrem İmamoğlu seçildikten kısa bir süre sonra Diyarbakır ziyareti ile çok ilginç ve bence çok akıllıca bir şey yapmıştı; ama o konuda sonra biraz ayağının frene gittiğini görüyoruz. Özellikle bütün muhalefeti –HDP dışında– hizaya getiren Barış Pınarı Harekâtı’yla birlikte. Ama harekât da bittiğine göre belki daha sakin bir şekilde tekrardan özellikle belediye hizmetlerini de kullanarak çoğulculuğu hayata geçirebilir ve tekrar böyle bir kucaklayıcılığı gösterebilir. Tabii tek başına İmamoğlu’na böyle bir misyon yüklemek çok aşırıya kaçmak olur, bu anlamda İmamoğlu’yla birlikte iş başına gelen büyük şehirlerdeki CHP’li belediye başkanlarının –hepsi olmasa bile önemli bir bölümü de– burada yeni bir siyaset dilinin oluşmasına katkıda bulunabilirler. Dolayısıyla kalbe ve zihne, ikisine birden aynı anda hitap edebilen siyasetçiler bulmakta zorlanıyorsa Türkiye, bunlara ayrı ayrı hitap eden siyasetçilerin akılcı ve karşılıklı yarara dayalı işbirlikleriyle kendine bir yol bulabilir. Tabii ki işin ilginç tarafı, Erdoğan bu tür ittifakları seçimler öncesinde meşru kılarak, yasallaştırarak, aslında kendi iktidarının sonunu da hızlandırmış ve onun zeminini de yaratmış oldu. Büyük bir ihtimalle şu an herhalde ittifak imkânını ortadan kaldıracak formüller üzerinde kafa yoruyordur. Şu çok ilginç bir husus: Eskiden biz parlamenter sistemde koalisyonları düşünüyorduk, ittifaklar yasaktı. Koalisyonları, tek parti iktidarı yoksa kim kimle koalisyon kurar, nasıl kurar vs. bunları düşünüyorduk. Şimdi çok daha kolay bir şey var; seçimin öncesinde ittifak yapılıyor ve bu anlamda da birtakım ilkeler üzerinde –ki demokrasi, hukuk devleti gibi ilkeler olması kaydıyla– birbirine benzemeyen, birbirinden farklı özelliklere sahip, farklı farklı kesimlere hitap eden kişiler ve kurumlar, partiler pekâlâ bir araya gelebiliyorlar. Dolayısıyla “İmamoğlu mu, Babacan mı?” sorusu yerine, ikisinin birden önümüzdeki döneme damga basma ihtimalinin yüksek olduğunu; ama ikisinin de tek başına yeterli olmadığını tekrarlayarak bu yayını bitirmek istiyorum.

Bu arada öldürülmesinin dördüncü yılında Tahir Elçi’yi yine rahmet ve sevgiyle anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
02.12.2019 Fethullahçıların yerini Menzil mi aldı?
29.11.2019 AKP iktidarında Türkiye’de İslamiyet’in durumu
28.11.2019 Ali Babacan mı, Ekrem İmamoğlu mu?
27.11.2019 Ali Babacan kime, nasıl sesleniyor?
26.11.2019 FETÖ operasyonları hiç bitmeyecek mi?
25.11.2019 Külliyedeki CHP’li olayı: Yepyeni Türkiye, epeski muhalefet
22.11.2019 Erdoğan başkanlık sisteminden vazgeçer mi?
21.11.2019 Külliye’deki CHP’li
20.11.2019 HDP’de sine-i millet tartışması
20.11.2019 Transatlantik: Erdoğan-Trump görüşmesi, İran’da protestolar & Fransa ile Almanya arasında NATO anlaşmazlığı
02.12.2019 Fethullahçıların yerini Menzil mi aldı?
08.11.2019 The meaning and meaninglessness of Erdoğan’s stubbornness towards Osman Kavala
17.10.2019 L’Opération Source de Paix: L’internationalisation de la question Kurde
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı