23 Haziran İstanbul seçimleri: Moral üstünlük kimde?

13.05.2019 medyascope.tv

13 Mayıs 2019’da medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. 23 Haziran seçimine doğru günler azalıyor ve şu anda temel soru bence moral üstünlüğün kimde olduğu. Çünkü 31 Mart seçimleri öncesinde herkes diyeceğini demişti, söyleyeceğini söylemişti. Şimdi söylenecek çok fazla yeni şey olmayabilir. Önemli olan bu kalan sürede kim daha fazla moralli, daha sakin, daha etkili bir kampanya yürütecek. Tam bir kampanya yürütmek mümkün değil; ama bir 40 gün, 45 gün, artık neyse orada özellikle psikolojik duruş, moral duruş önem arz edecek. 6 Mayıs’ta Yüksek Seçim Kurulu’nun kararı açıklanır açıklanmaz Ekrem İmamoğlu bayağı inisiyatifi ele aldı. Daha doğrusu ele almış olduğu inisiyatifi vermedi, ya da bir deyişle vites attırdı. “Her şey çok güzel olacak” sözü gerçekten moral üstünlüğün muhalefette olduğunu, İmamoğlu’nda olduğunu gösterdi. Ardından konuşma vakti geldi. Ve değişik, ünlü kişilerin de katılımıyla bu “Her şey çok güzel olacak” olayı bir tür kampanyaya dönüştü. Ve bu iktidarı hayli rahatsız etti — Erdoğan başta olmak üzere. Bu üstünlük aynen böyle sürüyor mu? Buna bir bakmakta yarar var. 
Açıkçası bazı gelişmeler yaşandı. Büyük bir çoğunluğun sandığının aksine ya da ileri sürdüğünün aksine, iktidarın yaptığı “Çünkü çaldılar” kampanyasının etkili olduğu kanısındayım. Yani bu yapılan ahlâkî bir şey değil, bu çok açık, çok bâriz. Yani seçimde “çalma” fiilini başkasına yönelik suçlama olarak kullanabilecek en son kişiler bunu yaptılar. Bu bir anlamda “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” atasözünü çağrıştırıyor. Ancak bu çıkış gerçekten belli anlamlarda etkili oldu. Şöyle etkili oldu: Çok büyük şeyler değiştirmemiş olabilir, ama Ekrem İmamoğlu’na oy vermiş ve yeniden ona oy vermeyi düşünen kesimleri öfkelendirdi, kızdırdı ve tepki vermelerine neden oldu. Böyle bir zincirleme anlamda insanlar aslında kimin çaldığını anlatmaya kalktılar. YSK’nın herhangi bir şekilde oy çalındığı konusunda herhangi bir bulgusu olmadığını söylediler. Yani rasyonel bir şekilde gerçekleri anlatmaya kalktılar bu itham karşısında. Ama artık biliyorsunuz hakikat-sonrası çağdayız. 
Gerçekleri çarpıtan, dezenformasyon, yalan haber, yanlış haber yapanların yaptıkları yanlarına kâr kalıyor genellikle. Burada da “Çünkü çaldılar” çıkışını yapabilen birisinin, ondan sonra gelecek herhangi bir tekzibe aldırış edeceği söylenemez. Açık söylemek gerekirse bu “Çaldılar” çıkışına karşı sessiz kalmayı, çok önemsememeyi, yani bunu kaale almamayı doğru bulurum. Ama tabii bu yapılabilecek bir şey değil. Çünkü gerçekten insanların damarına basıyorlar, bastılar. Bunu çok iyi biliyorlar. Nerede insanları kızdıracaklarını, öfkelendireceklerini ve enerjilerini gereksiz yere harcatabileceklerini çok iyi biliyorlar. İktidar bunu çok iyi biliyor. Devletin tüm imkânlarını bunun için kullanıyor. Kendi medyası zaten, ülkenin varolan medyasının ezici bir çoğunluğu denetimlerinde. Aynı zamanda da vatandaşın bir ölçüde soluk alabildiği sosyal medyaya da çok ciddi bir şekilde abluka uygulamaya çalışıyorlar. Ya insanları cezalandırıyorlar ya da kendi trolleri eliyle buralara müdahale etmek istiyorlar. 
Ama çok da başarılı oldukları söylenemez. Çünkü 31 Mart seçimi çok belirgin bir şekilde iktidarın kaybettiğini bize simgeledi, gösterdi, kanıtladı. Ve şimdi o kanıtın üstünü örtme çabası çok başarılabilecek bir şey gibi gözükmüyor. Nitekim “Çünkü çaldılar” lâfıyla karşı tarafı, rakiplerini rahatsız etmeyi beceren, becerebilen bana göre iktidar, “Her şey çok güzel olacak”ın karşısına “Daha güzel olacak” sloganıyla aslında ne kadar çaresiz olduğunu gösterdi. Bugün Kadri Gürsel de Twitter’da bunu paylaştı — ki çok isabetli bir paylaşımdı o. Bu aslında nasıl inisiyatifin muhalefetin elinde olduğunu gösteriyor. Yani buna cevap yetiştirmeye çalışıyor iktidar. Ve kendilerinin 31 Mart öncesi dile getirdikleri sloganların çoğu, “Gönül belediyeciliği” vs., bunların çoktan çöpe atılmış olduğunu görüyoruz. Bu da aslında yenilginin başka bir şekilde kabulü. 
Bu arada söylemeyi unuttum: “Çünkü çaldılar” sloganı ya da neyse artık, o bize Binali Yıldırım hakkında şu âna kadar yapılan iyi niyetli yorumların da ne kadar karşılığının olmadığını gösterdi. Özellikle bu “Çaldılar” sözünü Binali Yıldırım’ın söylüyor olması da onu bize gösterdi. Bu aslında kendisi için bir dram, hatta belki de bir trajedi. O kadar devletin değişik kademelerinde üst düzey görevler üstlenmiş, en son Meclis başkanlığı, daha önce başbakanlık yapmış, yıllarca bakanlık yapmış birisinin İstanbul’da kazanamadığı bir seçimi yeniden kazanmak için gerçekle hiçbir alâkası olmayan bir iddiayı bu kadar söyleyebilmesi de onun siyasî kariyerinin herhalde en kötü anlarından birisi olarak kayda geçti. 
Peki bundan sonra ne olacak? Hep aynı şeyleri söylediğimin farkındayım; ama sukûnetini muhafaza eden taraf kazanacak. Şu anda sakin olan, haklı olan taraf muhalefet, Ekrem İmamoğlu. Telaşta olan, bunu engellemeye çalışan, tersine çevirmeye çalışan, aslında suyun akışını tersine çevirmeye çalışan bir iktidar var. İktidarın elinden geleni yapacağını biliyoruz. Elinden çok şey gelebilir. Ama bir yerde eğer toplumsal olarak bir akış varsa, istediği kadar uğraşsın, devlet, sistem, bunu durduramayabiliyor. Bugün, 23 Haziran’da durdursa bile bu tamamen aldatıcı bir durdurma olacak. Çünkü bu seçim Türkiye’de değişik zamanlarda örneklerini gördüğümüz gibi, aslında devletle toplumun arasında yapılan bir yarış. Artık AKP bir toplumsal hareket olma vasfını iyice geri plana itmiş bir devlet ve sistem partisi olarak ve Binali Yıldırım da toplumun değil, halkın değil, devletin adayı olarak yarışıyor. Ve karşısında da Ekrem İmamoğlu toplumun, halkın adayı olarak yarışıyor. Tıpkı 25 yıl önce olduğu gibi. 25 yıl önce devlet kendi içindeki sorunlar nedeniyle adayda anlaşamamıştı. Üç ayrı aday çıkmıştı. Tayyip Erdoğan orada devletin dilini konuşmayan tek kişi olarak o üçünün arasından sıyrılmayı bilmişti. Şimdi daha farklı bir durum var, şimdi teke tek bir mücadele var. Tayyip Erdoğan’ın o sırada karşısında birbirine girmiş üç aday vardı. Şimdi böyle bir şey yok. Tayyip Erdoğan o tarihte üç adayın arasından sıyrıldı. Şimdi Tayyip Erdoğan o üç adayın yerini aldı, yani devletin adayı olarak Tayyip Erdoğan var. Tayyip Erdoğan var diyorum, çünkü Binali Yıldırım yerine esas olarak onun yarıştığını biliyoruz.
Erdoğan ne yapacak? 30’u aşkın yerde miting yapacağını biliyoruz. Ülkenin cumhurbaşkanı olarak bütün enerjisini buraya harcıyor olacak. Binali Yıldırım ne yapacak? Çok da fazla kimse merak etmiyor gibi. Peki partililer ne yapacak? Buraya büyük bir yığınak olacak. Her türlü imkânlarını seferber edecekler ve en öncelikli hedefleri 31 Mart’ta oy kullanmamış kendi seçmenlerini ikna etmeye çalışmak olacak. Dolayısıyla kapı kapı dolaşmak söz konusu. Onlara yönelik birtakım vaatlerde bulunmak, onların gönlünü almak ya da şöyle demek: “Tamam mesajınızı aldık. Evet, tamam, istediklerinizi biliyoruz. Siz bu 23 Haziran’da bizi tekrar seçin, ondan sonra gereğini yapacağız” şeklinde bir söz vermece olacak. Ama bu artık yürür mü çok emin değilim. Çünkü çok ciddi bir kopuş var, çözülme var. Her ne kadar çoğu araştırmacı –ki geçen hafta burada konuştuğumuz Bekir Ağırdır bunlardan birisi– bloklar arası geçiş olmadığını söylese de, ben buna tam olarak katılmıyorum. AKP’den çok ciddi çözülmelerin olduğunu, özellikle bugün Mehmet Acet’in Yeni Şafak‘ta yazısında da var kısmen, AKP’li ailelerin çocuklarının rahatsızlığının giderek arttığını duyuyoruz, görüyoruz. Dolayısıyla bu o kadar çantada keklik bir olay değil. Ama şunu unutmamak lâzım: AKP artık halkın, toplumun dilini konuşmayı unuttu ya da önemsemiyor. Eğer Ekrem İmamoğlu ve onunla beraber hareket edenler toplumun, halkın dilini konuşmaya devam ederlerse, bu anlamdaki açılımlarını, stratejilerini daha iyi bir şekilde hayata geçirirlerse, herhalde 23 Haziran onlar için hiç de zor olmayacak. Burada tabii şöyle bir husus var: “Zaten her şey söylendi. Artık bir şey söylememeli, söylense de pek bir anlamı yok” demek çok da gerçekçi değil. Bu geri kalan süre içerisinde başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere muhalefetin neyi nasıl ele alacağı, nasıl konuşacağı hususu yine çok önemli. Ve burada da tekrar bu seçimin iktidarın istediği gibi politize edilmemesi… Tabii seçimin politize edilmemesinin biraz abes bir laf olduğunun farkındayım. Ama bunun bir İstanbul seçimi olarak tutulması, Ekrem İmamoğlu’nun da esas olarak İstanbul hakkında konuşmaya devam etmesi daha gerçekçi olacaktır. 
Çünkü biliyoruz ki –ben de söyledim, birçok kişi söyledi, neredeyse bu konuda bir mutabakat oluşmak üzere– Erdoğan bu süreç içerisinde Ekrem İmamoğlu’nu kendisine rakip alarak Ekrem İmamoğlu’nun güçlenmesinin önünü açtı. Ve şimdiden, daha 31 Mart gecesinden itibaren bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ın karşısına herhalde Ekrem İmamoğlu çıkar diye bir görüş birliği oluşmuş gibi. Böyle bir şey olmuş olabilir; ama Ekrem İmamoğlu İstanbul belediye başkanı adaylığının ötesinde, bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminin müstakbel adayı olarak davranmaya başlarsa, bence İstanbul’u da kaybeder. Buna bağlı olarak da o ilerideki adaylığını da, müstakbel adaylığını da tehlikeye atmış olur. Yani bu seçimi Erdoğan, dün olduğu gibi bu seçimi de, 23 Haziran’ı da bir gergin bir ortamda, bir kutuplaşmanın gölgesinde yapmak isteyecek. Ve bunu teşvik edecek. Devletin imkânlarını bunun için kullanacak — ki kullandığını gördük. Birtakım provokasyonlar söz konusu olabilir vs.. Ama bütün bu süreçte eğer İmamoğlu ve destekçileri sukûnetlerini muhafaza ederler ve İstanbul’la ilgili planlarını anlatmaya devam ederlerse, muhtemelen başarılı olacaklar. Çünkü moral üstünlüğü vermeyecekler. 
Devlet ve toplumun seçimi dedim, arasındaki yarış dedim. Bunun en çarpıcı örneği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın stadlarda atılan “Her şey çok güzel olacak” sloganına karşı söylediğidir. Öncelikle diyor ki “Bu stadları biz yaptık.” Bu, kimin yaptığı, kimin döneminde yapıldığı önemli değil; ama stadları, Türkiye’deki her şeyi, yolları, köprüleri, havaalanlarını icracı olan hükümet değil aslında vergiyi veren halk yapar. Dolayısıyla stad esas olarak halkın stadıdır. Neyse. Ama esas önemli olan husus şu: “Hepsi kayda alınıyor.” Bu bir gözdağıdır. Bu sloganları atanları korkutmaya yönelik bir şeydir. En çok uyguladıkları da zaten biliyorsunuz uzun bir süredir bu. Devletin baskı aygıtlarını çalıştırarak muhalefeti sindirme, sınırlama; ama 31 Mart’tan sonra gördük ki korku duvarı büyük ölçüde aşıldı. Birtakım ünlülerin de bu “Her şey çok güzel olacak” kampanyasına dahil olması bunu gösterdi. Artık bu saatten sonra bu tür gözdağlarının sıfır etkisi olur demiyorum, ama eskisi kadar etkili olacağını sanmıyorum. Zaten görüyoruz, etkisi giderek azalıyor bu tür gözdağlarının. Ama tam olarak noktalanmış değil. 
Erdoğan devletin baskı aygıtlarını, baskı imkânlarını siyasetin içerisine bu kadar sık sokarak, siyaseti yargı üzerinden dizayn etmeye kalkarak aslında kendi zemininin de altını oyuyor. Ve nitekim bakıyoruz, şu anda kampanya boyunca insanlara söyleyebilecekleri, İstanbullulara söyleyebilecekleri, 31 Mart’ta sandığa gitmemiş AKP seçmenine söyleyebilecekleri çok fazla bir şey yok. Yani özetle söyledikleri: “Bu seferlik yine bizi mazur görün, 23 Haziran’dan sonra bütün beklentilerinizi karşılayacağız” gibi boş bir şeyi söylemenin ötesinde çok fazla bir şansları olmadığını görüyoruz. Şu âna kadar, bakıyoruz, şu âna kadar söylenebilmiş hiçbir şey yok. “Daha güzel olacak”ın karşılığı yok. “Çünkü çaldılar”ın karşılığı yok. Ama “Çünkü çaldılar”ın karşı tarafı rahatsız etmek gibi bir fonksiyonu olduğunu da söylemiştim. Evet, söyleyeceklerimi burada noktalıyorum. Özetle diyorum ki: Muhalefet 31 Mart’ın kısa bir süre öncesinden itibaren yakaladığı moral üstünlüğü, psikolojik üstünlüğü, ele geçirdiği inisiyatifi kaybetmiş durumda değil. Ama yapılabilecek birtakım kritik hatalar bu üstünlüğün karşı tarafa geçmesine ya da ortada kalmasına neden olabilir. Bu da 23 Haziran’da Ekrem İmamoğlu’nun bir daha kazanma ihtimalini –ki çok yüksek, hayli yüksek bana göre– tehlikeye düşürebilir.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
16.08.2019 Kürt sorununu kim çözer?
15.08.2019 PKK silah bırakırsa…
09.08.2019 İçeridekiler dışarıdakiler
09.08.2019 Öcalan faktörü-2
08.08.2019 Ve Babacan yeni partinin startını verdi…
07.08.2019 Transatlantik: Kuzey Suriye’de güvenli bölge mutabakatı, ABD’de katliamlar & ABD-Çin ticaret savaşları
06.08.2019 İktidarın çevre konusundaki duyarsızlığının nedenleri
05.08.2019 Pelikanlar yüksekten uçar
05.08.2019 Cüneyt Cebenoyan’ın bıraktığı miras ve devrettiği ödev
31.07.2019 Transatlantik: Suriye’de güvenli bölge tartışması, Türkiye’deki Suriyeliler & Trump’ın ırkçılığı
16.08.2019 Kürt sorununu kim çözer?
08.08.2019 And Babacan starts his new political party…
23.07.2019 Combien de partis peuvent naître de l’AKP ?
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı