Peki muhafazakâr orta sınıfı kim delirtti?

30.05.2019 medyascope.tv

30 Mayıs 2019’da medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bugün biraz 23 Haziran İstanbul seçiminin dışında –aslında tamamen dışında değil ama– bir konuyu ele almak istiyorum. Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan’ın Cumartesi günü kaleme aldığı “Muhafazakâr orta sınıf nasıl delirdi?” başlıklı bir yazı vardı, bayağı bir ilgi gördü. Bunun yayılmasında benim de bir payım oldu, sosyal medyada önemli bir yazı olduğu için. Bu yazı bir tür özeleştiri ya da içeriden eleştiri gibi görüldü ve belli bir tartışmayı da beraberinde getirdi — özellikle sosyal medyada. Daha sonra, bugün İsmail Kılıçarslan, muhafazakâr yerine “Seküler orta sınıfı nasıl delirdi?” diye bir yazı yazmış; ama onun fazla bir ilgi görmeyeceğini kendisi de yazıda belirtmiş — görmedi de.
Şimdi bu yazı ilginç; birçok içeriden gözlem var, şikâyet var; ama çok büyük bir ama var. Özne olarak muhafazakâr orta sınıf var, muhafazakâr orta sınıf diye bir kesim var. Bu kesim muhafazakâr bir iktidarın açtığı alanda yeni bir yaşam kültürü geliştirme iddiasıyla yola çıkıyor, tüketim kültürüne kapılıyor, ardından birtakım popüler bahisler devreye giriyor ve nihayet medya… Bütün bu üçlemeyle muhafazakâr orta sınıf deliriyor. Delirmekten kasıt ne? Muhafazakâr değerlerle çok bağdaşmadığı düşünülen birtakım alışkanlıklar, özellikle tüketim alışkanlıkları, yaşam tarzı değişiklikleri vs. ve bu bir nevi, işte, “Biz yozlaştık, içimizden bir yozlaşma çıktı” şeklinde tanımlanabilecek bir değerlendirme. Çok yerinde gözlemler var; ama bence özü itibariyle bakıldığı zaman, ekseni yanlış, mesajı da bu anlamda bence yanlış ya da en azından eksik bir yazı. Bu tür yazıları, bu tür eleştirileri, aynı konuda olmasa da sık sık göreceğiz. Çünkü artık Türkiye’de bir çözülme var, Erdoğan iktidarı çözülüyor, dağılıyor; 31 Mart seçimleri bunun iyice gün yüzüne çıktığı bir andı, 23 Haziran’da tekrarlanması da söz konusu ve kenarından köşesinden o mahallenin insanları içerisinden, o mahallenin ve o mahallenin kendi içine kapanmasında bayağı katkıları olan ve Türkiye’deki kutuplaşmayı geliştiren ya da kutuplaşmanın aşılması için pek bir çaba göstermeyen kesimlerde, kişilerde, yavaş yavaş mahalleyi terk etmek –yani siz bunu gemiyi terk etmek olarak da anlayabilirsiniz– eğilimi var. 
Bu sonuçta onun ötesine gidemiyor, çok önemli tespitleri değerlendirmeleri olmakla birlikte ötesine gidemiyor; çünkü en önemli soruyu sormuyor, cevabını vermiyor dolayısıyla — sormadığı için cevabını da vermiyor. Sorun muhafazakâr orta sınıfın nasıl delirdiği sorunu değil; onların delirmesi –eğer bir delirmeyse söz konusu olan– bu zemini kim nasıl hazırladı? Yani İsmail Kılıçarslan’ın yazısının başında dediği, “Öncelikle bir adet muhafazakâr iktidar gerekti; o iktidarın açtığı alanda” vs. vs… Olay tam böyle değil; muhafazakâr bir iktidar geldi, bir alan açtı ve insanlara bir şeyler dayattı ve o dayatmanın sonuçlarını şimdi hep birlikte yaşıyoruz ve mahallenin kendisi ve bu dayatmalarda gelinen noktadan artık eskisi kadar zevk almıyor ve daha önemlisi o mahallenin, o odağın, o kutbun ülkenin merkezinde daha fazla kalamayacağını görmenin verdiği bir telaşla bir arayışa gidiyor. 
Öncelikle şunu söylemek lâzım: Bir kere İslamî kesimdeki, muhafazakâr kesimdeki tüketim kültürü AKP iktidarıyla falan gelmiş bir şey değil, öncelikle onu vurgulamak lâzım. Yani iktidarla beraber tırmanmış olabilir, ama iktidarla beraber gelmiş bir şey değil. Bunu çok emin bir şekilde söylüyorum; çünkü 1990 yılında çıkan ilk kitabım Âyet ve Slogan’daki “sonuç” bölümünde yakın geleceğin dinamikleri başlığında bir bölüm vardı ve o bölümün en önemli başlıklarından birisi İslamî tüketimdi — yani 1990’da. Bildiğim kadarıyla İsmail Kılıçarslan o tarihte, benim kitabın çıktığı tarihte 14 yaşında. Şu anda görüyorsunuz işte tesettür defileleri vs. daha o zamanlarda başlamıştı, İslamcılar iktidarda falan değillerdi; ama görünür olmaya başlamışlardı ve görünür olmaya başlamakla beraber de tüketim ve kendi tüketim alanlarını inşa etme yolunda bayağı bir gelişme yaşanıyordu. Turizm şirketleri, okullar vs. özellikle kadın kılık kıyafetinde, tesettürle ilgili sektör şu bu… Bütün bunlar 80 sonlarında 90 başlarında başlayan bir olay ve daha sonra Refah Partili belediyelerle beraber rantı tanıdıktan sonra, bu kesimlerin iyice ekonomik anlamda da güçlenmesiyle paralel olarak bu işler arttı, AKP iktidarıyla beraber de zirveye çıktı. Şimdi ortada sorulması gereken çok önemli bir soru var: Bu paralar nereden geliyor? Bu paralar gerçekten hak edilen helâl paralar mı? Özellikle belediyelerde son dönemde yaşanan, kanıtlanan israflar, verilen ihaleler, şunlara bunlara baktığımız zaman ya da sokağa atılan paralar diyelim –sokağa atılmıyor tabii, birilerine gidiyor– baktığımız zaman görüyoruz ki bu dönemde İslamî iddialı iktidarın denetimindeki alanlarda üretilen çok ciddi bir rant var ve bu rantın dağıtıldığı bir kesim var. Dolayısıyla burada –biraz İslamî bir terminolojiyle olacak ama– çok da hak edilmemiş paraların –şu anda görüyorsunuz mesela, bir ara böyle bir çılgınlık vardı, kendini yere atma çılgınlığı, ona tesettürlü kadınlar da dahil olmuştu; şaşırdık ama çok da fazla kıyameti koparmamıştık– bu çok da hak edilmemiş paraların böyle savruk bir şekilde harcanması olayı var ve yeni ortaya çıkan bir burjuvazi var, ama üretimden gelen bir kaynak değil; daha çok servis sektöründen ve devletin topladığı vergilerden, devletin gelirlerinin paylaşımından beraber üremiş bir olay söz konusu. Yani rantiye sınıfı diye bir –merhum Erbakan “rantiyeciler” derdi; adil düzen öğretisinin en önemli argümanlarından birisiydi– AKP iktidarıyla beraber özellikle bu rantiyeciliğin, devlet rantlarını, kamu rantlarının paylaşılması olayının en yoğun bir şekilde yaşandığı dönemler oldu. Dolayısıyla bunları sorgulamadan, bu tüketilen paranın kaynağı sorgulanmadan yapılan eleştiri bir kere temelsiz bir eleştiri olur. Yani siz insanları şöyle suçluyorsunuz; bunları mesela niye yapıyorsunuz? Çikolata kafeler, moda haftaları, romantik Bosna turları, ultra romantik Kudüs gezileri… Bunların hepsi tabii ki ilginç hususlar; ama bu paralar nereden geliyor? Bu geziler niye dün olmuyordu da bugün oluyor? Çünkü dün bu kadar harcanacak, tüketilecek, sokağa atılacak bu kadar para yoktu ve bu paralar iktidarın açtığı alanlarda bu kişilere sağlanan şeylerdi. Dolayısıyla burada yaşanan, AKP iktidarı döneminde yaşanan bu kayırmacılık, suiistimal, yolsuzluk gibi hususları gündeme getirmeden yapılan, “Bizim insanlarımız yozlaşıyor, bizim insanlarımız har vurup harman savuruyor” eleştirilerinin çok fazla değeri bence yok, zemini olmadığı için yok. 
Popüler vaizler meselesi var, bence çok önemli bir husus değil. Bunlar her zaman olmuştu; şimdi fazla görünür olabilirler, ama Türkiye’de yaşanan çözülmenin, İslamî kesimde yaşanan bir dejenerasyon varsa bu dejenerasyonda sorumlu olacak belki de en son kişiler onlardır. Esas sorumlu tutulması gereken kişi –işte burada esas özneye geliyoruz– siyasî iktidarın kendisi. Siyasî iktidarı hiçbir şekilde eleştirmeden, özellikle de bunun başındaki Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirmeden yapılan her türlü muhafazakâr camia eleştirisinin, sızlanmasının, bir yerden sonra hiçbir değeri yok. Bunu nereden biliyoruz? Yakın dönemde Ahmet Davutoğlu’nun tamamen siyasî olan manifestosunda da görmüştük. Davutoğlu birçok eleştiri –ki haklı, somut, elle tutulur eleştiri– dile getirdi; AKP’nin kuruluş ilkelerinden sapmış olduğu, demokrasiden uzaklaştığı, MHP’yle işbirliğinin zarar verdiği vs. vs.. Ama hiçbir yerde bütün bunların esas sorumlusunun Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğunu vurgulamamıştı. Dolayısıyla Erdoğan’ı vurgulamadan yapılacak, İslamî camiada dejenerasyon, İslamî camianın medyasının yanlışları eleştirisi mesela –bu sadece İslamî camianın değil; Türkiye’de tüm medyanın eleştirisi hususuna baktığınız zaman– Erdoğan’ın adını anmadan Türkiye’de bir medya eleştirisi yapmanın mümkün olduğunu sanmıyorum. Çünkü biliyoruz ki bir süredir Türkiye’de televizyonlar esas olarak bir izleyici, gazeteler bir okuyucu için çıkıyor — onun tepkileri her şeyin öncesinde. Tabii ki bu arada diğer izleyiciler, diğer okuyucular memnun kalırsa ne âlâ; ama gerekirse bütün okuyucuların gayri memnuniyetini göze alıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın memnuniyetini gözeten yayın çizgileriyle çıkıyorlar. Dolayısıyla burada haklı bir şekilde şikâyet edilen bu şeyleri, “vasatın altı”, “acıklı bir vasat” gibi tanımladığımız zaman, bunun birinci derecede âmilinin, bunun sorumlusunun kim olduğunu da vurgulamak lâzım. Yani şu anda Türkiye’de medyaya yönelik eleştiriler varsa –içeriden, dışarıdan– bu eleştirilerin birinci derece hedefi gazeteciler olamaz. Gazetecilerin de tabii ki bunun bir ortağı olmaları nedeniyle payları vardır; ama esas olarak patronlar ve patronlarla çok ciddi bir al-ver ilişkisine girmiş olan siyasî iktidarlardır. Dolayısıyla İsmail Kılıçaslan’ın kendisinin de yazdığı gazetenin sahiplerinin bu 17 yılda ekonomik alanda nereden geldiğini göz ardı ederek yapacağı bir medya eleştirisinin de çok fazla bir anlamı olmuyor. 
Şöyle bir cümleyle bitiyor: “Başımıza geleni konuşmanın bile risk almak anlamına geldiği tuhaf bir yere geldik”. İşte bu yazının en samimi yerlerinden birisi; Türkiye’de bir korku iklimi yaratılmış olduğunun dolambaçlı da olsa, ama anlaşılır bir dile getirilişi ve bir hayıflanma var. “Şundan eminim: Yola çıkarken buraya geleceğimize hiçbirimiz ihtimal vermemiştik”. Şimdi, bu çok doğru bir saptama olabilir. İslamî hareketi izleyen bir gazeteci olarak yıllar önce İslamcıların bugün gelinen yolu öngörmedikleri ve çok da fazla arzulamadıklarını söylemek mümkün. Ama bu yolda yürürken yaşanan onca şeye ses çıkarmadıkları açık. Türkiye’de neler neler yaşandı ve bunlara karşı sessiz kalındı, örnekleri tek tek anlatmaya gerek yok; ama özgürlüklerin kısıtlanması anlamında, insanların başlarına gelenler, hayatlarını kaybedenler vs.. Bütün bu konularda; Türkiye’nin demokrasi, temel hak ve özgürlükler ve hukuk devleti konusunda bu kadar geri gittiği bir ortamda, çok fazla ses çıkarmayan, bağrına belki taş basıp “Kol kırılır yen içinde” diyen kişilerin, şimdi geminin karaya oturmakta olduğunu görüp de bir şeyleri hafif geriye dönerek eleştirmeye başlamaları, yine zararın neresinden dönülse kârdır perspektifiyle değerlendirilebilir; ama belli bir yerden sonra çok da etkili bir husus değil. 
Burada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği bir şey vardı Ahmet Kaya olayında: “Hepiniz oradaydınız” diye. Bu aslında buraya tam teşmil edilecek bir olay. Yaşanan onca süreçte; burada toplumun farklı kesimlerinin, farklı kesimlerden farklı bireylerin, kurumların yaşadığı onca zulümde en azından sessiz kalarak, ses çıkartmayarak, itiraz etmeyerek –ki yıllar önce yola çıkarken söylediği gibi, yola çıkarkenki değerlerine tamamen aykırı bir şekilde yapılan uygulamalara sessiz kalarak, itiraz etmeyerek–, hatta çoğu zaman bunları meşrulaştırmaya çalışarak, bunları haklı göstermeye çalışılırak gidilen, ama bir yerden sonra da yolculuğun bittiği gerçeğiyle beraber yavaş yavaş yaşanan bir yüzleşme var. Bu anlamda söylenecek çok şey var, ama çok da fazla sertleştirmemekte yarar var. Sonuçta yine de ne de olsa bir yüzleşmenin başlangıcı; ama daha yolun çok çok başında ve çok çok utangaç bir şey. İslamî hareketin Türkiye’de başladığı yerle geldiği yer arasındaki farkı gerçek anlamda değerlendirmek ve onunla hesaplaşmak istiyorsa, daha bu yazı yolun çok başında. Ama buna rağmen, o anlamda zayıf olmasına rağmen bu kadar ilgi görmüş olması da yazının –benim burada bunun üzerine bir yayın yapıyor olmamın da– gösterdiği bir husus var: Daha henüz pek fazla ses çıkmaya başlamadı, daha ilk sesler bunlar; sesler giderek büyüyecek, giderek daha sert olacak, eleştiriler daha açık olacak ve eleştiriler doğrudan hedefe yönelik olacak, yani doğrudan sorumlulara yönelik olacak. Yani böyle bir Davutoğlu’nun daha önce yaptığı gibi özneyi tanımlamadan yapılan, “Ne hale düştük? Başımıza neler geldi? Hep birlikte çıldırdık, değerlerimizi kaybettik” vs. Nasıl oldu bu? Allah’ın işi değil, bu Allah’ın bulaşacağı bir iş değil. Bunu kendileri yaptı, insanlar kendileri yaptı, bir şeye ayak uydurdular, bir şeyi kendilerine yörünge olarak seçtiler. O şey de tabii ki siyasî iktidardı. Siyasî iktidarın yükselişiyle beraber yükseldiler, siyasî iktidarın şimdi düşüşüyle beraber düşmekteler ve bunun verdiği panikle kendilerini en azından bu düşüşten ayırmaya çalışan insanlar var. Gördüğüm kadarıyla bu; ama buradan kolay kolay toparlanabilme imkânı olacağını sanmıyorum. Bu son yaşanan AKP deneyimi, Türkiye’de İslamî harekete ya da buradaki tabirle muhafazakârlara çok şey kazandırdı, onlara bayağı nimetler sundu; ama artık şimdi çok ağır bir kaybı da beraberinde getiriyor. Bu camianın buradan toparlanmasının, en azından kısa vadede toparlanmasının çok fazla mümkün olduğu kanısında değilim.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.06.2019 Erdoğan neden artık kriz çözemiyor?
12.06.2019 Ekrem İmamoğlu değişti mi?
12.06.2019 Transatlantik: S-400/F-35 Krizi, Doğu Akdeniz’de doğalgaz krizi, ticaret savaşları & ABD siyasetinde TV düelloları
11.06.2019 Bahçeli’nin rahatsızlığının nedenleri
10.06.2019 Erdoğan İstanbul’da neden meydanlarda değil?
08.06.2019 Yıldırım-İmamoğlu tartışmasını kim yönetsin?
07.06.2019 Binali Yıldırım’ın 180 derece değişen stratejisi işe yarayacak mı?
06.06.2019 AKP’lilerin İmamoğlu’na yönelik Pontus kampanyasının anlamı ve anlamsızlığı
03.06.2019 Davutoğlu partisini sonunda kuruyor mu?
31.05.2019 Metin Feyzioğlu’nun gösterdiği: Kutuplaşma yalanı
13.06.2019 Erdoğan neden artık kriz çözemiyor?
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı