Neden Rusya “in”, ABD “out” oldu?

09.10.2017 medyascope.tv

9 Ekim 2017’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Türkiye, özellikle dış politika konusunda gerçekten olağandışı günler yaşıyor. Yakın zamana kadar var olan ittifakların çözülmekte ve yeni ittifakların oluşmakta olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin pozisyonu sürekli değişiyor. Bu ne zamandan beri yaşanan bir husus. Ama dün akşam Amerikan Büyükelçiliği’nden yapılan açıklamayla işin rengi tamamen değişti. Bir yerden sonra nasıl olsa su akar yatağını bulur deniyordu. Çok ciddi krizler olmaz, küçük küçük krizler olur deniyordu, tahmin ediliyordu en azından. Daha yeni Cumhurbaşkanı Erdoğan Başkan Trump’La New York’ta görüşmüştü. Çok samimi fotoğraflar verilmişti, çok pozitif açıklamalar yapılmıştı. Ama birdenbire vize “yasağı” diyelim artık, Türkiye’deki Amerikan temsilciliklerinin mülteci olmayan vize başvurularını kabul etmeyeceği açıklamasıyla beraber olayın tahmin edilenin çok ötesinde olduğu anlaşıldı. Tabii buna paralel gelişen başka bir olay İdlib’de Türkiye’nin Rusya’yla ve kısmen bir ölçüde İran’la, ama esas olarak Rusya’yla beraber bir harekâtın, bir operasyonun başlamış olması.

15 Temmuz’u ABD mi yaptırdı?
Yani başlığa çıkardığımız gibi, Türkiye geleneksel olarak düşman algısında üst sıralarda olan –özellikle Soğuk Savaş döneminde başlayan bir algı bu– Rusya’yla çok iyi ilişkiler kurarken, geleneksel stratejik ortağı olarak bildiği ABD ile bayağı bir kriz yaşıyor, çatışma denmez belki ama çok ciddi bir kriz yaşıyor. Şimdi, bu kalıcı mıdır? Geçici bir olay mıdır? Bunu incelemek için birtakım hususlara bakmak lazım.
Öncelikle bu vize krizi neden yaşandı? Şimdi burada birçok olay gündeme getiriliyor. Örneğin İdlib operasyonuyla neredeyse aynı günlerde olması olayı var. 15 Temmuz meselesi tabii ki, 15 Temmuz’a yönelik suçlamalar meselesi var. ABD’nin Türkiye’de başından beri olan, örtülü bir şekilde dile getirilen darbe girişiminin arkasında olduğu, olabileceği iddiaları son tutuklamalarla beraber ve tutuklamalar kadar daha önemli olan, belki tutuklamalardan daha önemli olan, hükümete yakın medyanın bu olayı veriş şekli, bu olayla ilgili yaptığı haberler, bu olaydan hareketle Türkiye’de var olan, başta Amerikan Büyükelçisi olmak üzere birçok Amerikalı yetkili hakkında aleyhte yapılan yayınlar falan, bütün bunlar Türkiye’de öteden beri inanılan –belli kesimler ve iktidara yakın kesimler tarafından da inanıldığı anlaşılan– “Darbenin arkasında ABD var, ya da herhalde vardır, zaten olmasaydı Fethullah Gülen’i de orada barındırmazdı” yolundaki görüşlerin çok ciddi bir şekilde su yüzüne çıkması meselesi var. Ama tabii bununla kalmıyor. Türkiye’nin diğer meselelerine baktığımız zaman Reza Zarrab olayıyla bir şekilde irtibatlandırmak isteyenler var. Yani burada bir dizi gerekçe sayılabilir.
Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Bu olayı esas tetikleyen husus tutuklamalar ve tutuklamaların ardından yapılan yayınlar ve bu yayınlardaki fütursuzluk. Açıkçası hükümete yakın medyanın yayınları bir müddettir bizler için “Kendileri çalıp kendileri oynuyor” kıvamında idi. Çok fazla önemsenmiyordu, hâlâ şahsen önemsemiyorum. Bakmaya bile gerek duymuyorum birçoğuna. Sosyal medyada önüme düştüğü zaman göz ucuyla bakıyorum. Ama bunların artık haberle, yorumla vs.’yle alakası olmayan, büyük ölçüde dezenformasyon, manipülasyon ve birtakım devlet politikalarını kolaylaştırmak için yapılan şeyler olduğunu anlamak çok zor değil. Biz bunu sivil vatandaşlar olarak böyle hissediyoruz, ama mesela bir ABD veya Almanya, İsrail gibi ülkeler bunlara çok önem veriyorlar. Buralardan Türkiye’yi yönetenlerin kendileri hakkında ne düşündüğünü çıkartmaya çalışıyorlar.

Trump sorunu çözer mi?
Ve bu son olayda, ABD’nin Türkiye’deki temsilcileri artık herhalde “bu kadarı fazla” diyerek çok büyük bir adım attılar. Herhalde bu adımı Washington’dan bağımsız atmamışlardır. Amerikan düzeninde böyle bir şey söz konusu olamaz. Nitekim daha önce, Dışişleri Bakanı Tillerson Türkiye’ye geldiğinde Amerikalı çalışanlarla yaptığı bir buluşmada ilişkilerin çok kırılgan olduğunu söylediğini medyada görmüştük — kendi çalışanlarına, Amerikan Büyükelçiliği ve konsolosluk çalışanlarına yaptığı konuşmada. Bu kırılganlık belirgin. Ama hep şu deniyordu: Trump ve Erdoğan bir araya gelir, aşarlar. Aşılamıyor. Birincisi, Trump öyle sözüne çok fazla güvenilebilecek birisi değil. İkincisi, Trump’ın Amerikan devlet sistemini tam olarak kontrol ettiği söylenemez. Ve sonuçta çok büyük bir kriz patladı.
İki buçuk sene Washington’da gazetecilik yaptım. Orada çok yoğun bir şekilde Türk-Amerikan ilişkilerini takip etme imkânım oldu. 2004 sonuyla 2007 ortasına kadardı. O tarihte Dışişleri danışmanı olan Ahmet Davutoğlu’nun politikaları Washington’da Bush yönetiminde ve ona destek veren çevrelerde çok ciddi rahatsızlık yaratıyordu. Hep gerginlik olurdu; ama gerginliklerin sonucunda, sonrasında çok büyük kopuşlar olmazdı. Çünkü o dönemde taraflar birbirleri arasında konuşacak muhataplar bulabiliyorlardı. Ama şu son krizde görülüyor ki artık Amerikalılar Türkiye’de birileriyle kavga ederken kavgayı yumuşatabilecek, tonunu yumuşatabilecek başka muhataplar bulamıyorlar. Çünkü Türkiye’de artık iktidar tekelleşti. Ama dediğim tarihte, 2004, 2005, 2006 gibi tarihlerde iktidarın içerisinde birçok odak vardı. Kimi odak çok sert olabiliyordu, kimi odak yumuşak olabiliyordu. Ve birtakım mekanizmalar işleyebiliyordu. Ama artık görüyoruz ki Türk-Amerikan ilişkilerinde mekanizma diye bir şey kalmamış. Tamamen bir güvensizlik hâkim. Özellikle Türkiye’deki Amerikan misyonuyla Türkiye’yi yönetenler arasında mutlak bir güvensizliğin olduğunu söyleyebiliriz. Onun dışındaki unsurlara baktığımız zaman, Dışişleri Bakanı, Savunma Bakanı gibi unsurlara baktığımız zaman onların da çok fazla bir şey yapamadığını, belki de yapmak istemediğini söyleyebiliriz. Ve Türk-Amerikan ilişkileri garip bir şekilde kötü anlamda savruluyor. Ve Trump’ın da bunu çok fazla umursadığını açıkçası sanmıyorum. Umursasa bile ne yapar? Ona çok fazla emin değilim.

Bu kadar sert bir cevabın ardından ilişkilerin tekrardan toparlanabilmesi çok zor
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugün Ukrayna’ya gitmeden önce yapması beklenen basın toplantısını iptal etmesi aslında önemli. Bir krizi büyütmeme tavrı olarak yorumlamak lazım. Muhtemelen Ukrayna dönüşünde uçakta gazetecilere bu konuda görüşlerini anlatacaktır, o arada birtakım gelişmelerin olmasını bekleyecektir. Ama şunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz: Türk-Amerikan ilişkileri gerçekten en kötü dönemini yaşıyor ve bu kötülüğün düzelmesinin nasıl mümkün olduğu konusunda söylenebilecek çok fazla bir şey yok. Vize “yasağı” diyelim, gerçekten çok sert bir cevap. Bu Türkiye’deki Amerikan misyonunun Türk yetkililerine son olaylar nedeniyle, en azından tek başına olmasa bile esas olarak son olaylar nedeniyle verdiği bir cevap. Ama çok sert bir cevap. Bu cevabın sertliği, haklı haksız tartışmasını bırakalım, bu kadar sert bir cevabın ardından ilişkilerin tekrardan toparlanabilmesinin çok fazla mümkün olduğunu düşünmüyorum. Çok zor olacak — ki önümüzdeki dönemde bir yığın başka mesele var. Ve bu meseleler de Türk-Amerikan ilişkilerini zaten zora sokan meseleler. Bu meseleler –mesela Zarrab olayı veya Fethullah Gülen olayı, Suriye’de olup bitenler, Irak Kürdistanı meselesi gibi, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemleri alma arayışı gibi meseleler– de bu sorunu daha da derinleştireceğe benziyor. Şu hâliyle baktığımız zaman Türk-Amerikan ilişkilerinde çok olumsuz bir hava var. Ve bu havanın uzun bir süre dağılmayacağını düşünebiliriz. Bir ihtimal, vize başvurularının kabulü çok geç olmadan başlayabilir. Onda da çok aceleci olmamak lazım. Yani aceleci olmamak lazım derken, “Bir-iki gün içinde bu iş hallolur, blöf yapıyorlar” demek bence çok gerçekçi değil. Tabii ki bir-iki gün içerisinde hallolabilir. Hallolsa da iyi oldu. Çünkü bundan çok sayıda, on binlerce vatandaş doğrudan mağdur oluyor, olabileceğe benziyor — ki içlerinde hastalar da var. Ama bunun çabucak hallolabileceğini söylemek için şu anda elimizde çok fazla veri yok.

Rusya ile stratejik işbirliğine doğru
Öte yandan Rusya’yla olan yakınlaşma. Rusya’la olan yakınlaşma artık yakınlaşma lafını aşan bir şey oluyor. Türkiye’yle Rusya arasındaki ilişkiler geçen gün stratejik işbirliğine doğru evriliyor. Şöyle bir net olarak bakalım: Suriye’de, Suriye krizinde kaç yıl oldu? Beş yıldan fazla oldu. Ve bu krizde Türkiye Cumhuriyeti ordusu İncirlik’i açmak dışında stratejik partneri olan NATO’yla ve ABD’yle sahada gerçek anlamda bir arada olmadı. Şu ya da bu şekilde olmadı. Olabilirdi, olmadı. Türkiye Fırat Kalkanı harekâtıyla kendi başına girdi. Muhalif grupların bazılarını yanına alarak girdi. Şimdi ise Rusya’yla ve kısmen bir anlamıyla da İran’ın da dahil olduğu ya da olabileceği bir şekilde orada çatışmasızlık bölgesi yaratmak için İdlib’e girmiş durumda. Fotpğraf net olarak şu: NATO üyesi olan Türkiye, NATO’nun çok eski bir üyesi olan ve ordusu da NATO’da önemli bir yer işgal eden Türkiye, NATO’nun kurulma nedeni olan Rusya’yla –en azından kuruluşunda ve aslında hâlâ şu anda NATO’nun özellikle Avrupa’da, Doğu’da ve Kuzey Avrupa’da yaşanan gerilimler, Baltık ülkeleriyle yaşanan gerilimleri falan düşünürsek en önemli varlık nedenlerinden birisi hâlâ Rusya olsa gerek– bununla birlikte bir operasyon yapıyor.
Operasyonun tam olarak neyi hedeflediği, nasıl gelişebileceği konusunda elimizde çok fazla bilgi yok. Ama oradaki cihadcı güçlere karşı bir operasyon olduğunu biliyoruz, görüyoruz. Burada bunun çok çatışmalı seyredip seyretmeyeceği büyük ölçüde Nusra ya da El Kaide artıklarının nasıl bir strateji izleyeceğine bağlı. Beklenen onların bir şekilde baş edemeyeceklerini düşünüp orayı terk etmeleri, Türkiye ve Rusya işbirliğine bırakmaları. Ama böyle bir durumda kendi varlık nedenlerini de ortadan kaldırmış olacaklar. Her neyse, onu bugün zaten saat 19:00’de Fehim Taştekin Güne Bakış’ta bu konunun birinci derecede uzmanı olarak izleyicilerimize anlatacak.
Şunu söyleyebiliriz dışarıdan baktığımız zaman: NATO üyesi Türkiye, NATO’nun bir numaralı ismi ABD’den uzaklaşıyor. Ama öte yandan NATO’nun kurulma nedeni ve hâlâ varlık nedeni olan Rusya’yla çok ciddi bir şekilde yakınlaşıyor. Peki neden? Bu bir stratejik tercih mi? Türkiye o hep söylenen Avrasyacı çizgiye mi geldi? Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dahil mi olacak, dahil olabilir mi? Yani yönünü doğuya mı çeviriyor? Açıkçası böyle bir stratejik tercih olduğunu düşünmüyorum. Türkiye kafasına –ya da Türkiye’yi yöneten Erdoğan diyelim– Erdoğan kafasına NATO’dan çıkmayı koyup yönünü Rusya’ya ve Rusya’yla beraber hareket eden ülkelere çevirip Türkiye’nin doğrultusunu tamamen doğuya çevirme kararı aldı gibi lafları etmek bence abartılı olur.

Stratejik tercih değil savrulma
Olayı küçümsemiyorum. Gerçekten şu hâliyle bugün yaşanan olaylara baktığımız zaman çok net bir fotoğraf var önümüzde. Ancak bunun çok bilinçli bir stratejik tercih olduğunu düşünmüyorum. Bu tamamen Türkiye’nin savrulmasının sonucu. Bugün mesela ne oldu? Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu S-400’lerle ilgili olarak Rusya’la ortak üretim olmazsa almaktan vazgeçebilecekleri yönünde bir açıklama yaptı. Çünkü Suudi Arabistan’la Rusya S-400 anlaşmasının birlikte üretim üzerinden yapılacağı söyleniyor. Türkiye bunun üzerinden herhalde, bunun da etkisiyle bir çıkış yaptı. Yakın zamana kadar bu tür konular seslendirilmiyordu, şimdi seslendiriliyor. Burada da görüyoruz ki Türkiye S-400 meselesinde de tam bir tercih yaparak Rusya’la füze savunma sistemi tercihine karar vermiş bir ülke olarak ortada yok. Bir şekilde bu noktaya gelmiş bir ülke. Ne zamandan beri Türkiye zaten böyle yürüyor. Suriye’de baktığımız zaman düne kadar, dün Rus uçağı düşürüldüğü zaman sevinç çığlıkları atan, bunun neden haklı olduğunu söyleyen, bu konuda tabiri caizse başımızın etini yiyen insanların önemli bir kısmı şimdi de Rusya’yla İdlib’de birlikte operasyon yapmanın hikmetlerini bize anlatıyorlar. Bunu yaparken dün yanlıştık, bugün doğru yapıyoruz demiyorlar. “Dün de doğruyduk, bugün de doğruyuz” demeye çalışıyorlar — kim inanacaksa. Ama aradaki büyük dönüşümün Türkiye gibi büyük bir ülkede faturasının çok ağır olacağını görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Bu fatura ağır olur? Bu fatura siyaseten ağır olur. Ama Türkiye’de bu tür faturaların, bu tür U dönüşlerinin –ki hepsi çok dramatik ve trajik sonuçlara yol açtı, açmaya da devam ediyor, devam edecek– hesabını sorabilecek bir siyasî muhalefet yok. Öyle bir iklim yok. Türkiye’de bunları masaya yatıracak, uzun uzun tartışacak bir medya da yok. Ama bütün bunların olmamasına rağmen, muhalefetin, medyanın ve başka bu yüzleşmeyi gerçekleştirecek unsurların olmamasına rağmen Türkiye’de birtakım yaralar açılıyor. Bunların etkisi kısa vadede olmasa bile orta ve uzun vadede kesinlikle çıkacaktır.

Dün Rus uçağını düşürmek de yanlıştı, bugün Rusya’yla beraber hareket ediyor olmak da yanlış
Türkiye Suriye’de tam anlamıyla büyük bir fiyasko yaşadı. Bugün Rusya’yla beraber hareket ediyor olması, İran’la beraber hareket ediyor olması, Irak Kürdistanı konusunda Bağdat, Tahran ve hatta bir şekilde Şam’la birlikte hareket etmek istiyor olması… — ki burada da önemli bir not düşelim: Hem Bağdat’ın hem Tahran’ın Erbil’e bakışı Türkiye’ye göre daha yumuşak, daha “makul”. Türkiye hâlâ üst perdeden konuşmanın ötesine gidemedi. Erbil’le nasıl bir kontak kurulacak? Barzani ve çevresiyle yeniden bir kontak kurabilecek mi? Bunu bile bilmiyoruz. Öte yandan Şam’ın da IŞİD’in tasfiyesinin ardından pekâlâ Kürtlerle otonomi konusunda konuşabileceklerini açıkladığını da biliyoruz. Dolayısıyla Türkiye’nin burada stratejik kararlar aldığı, uzun vadeli vizyonlar geliştirdiği ve bu vizyonlar gereği Batı’yla, NATO’yla, ABD’yle kendini uzaklaştırıp Rusya ve diğer Doğu ülkeleriyle yakınlaşmaya yöneliyor gibi bir analiz yapmamızın imkânı yok. Bu yapılanları doğru bulabilir insanlar. Gerçekten Rusya’yla İdlib’de beraber hareket etmeyi doğru bulabilir. ABD’yle bu kadar sertleşmeyi doğru bulabilir, olabilir. İnsanların farklı görüşleri var. Ancak bunu doğru bulmak, Türkiye’nin bütün bunları çok sistemli, uzun vadeli birtakım stratejilerle yaptığını söylemeyi mümkün kılmaz. Kaldı ki bu yapılanlar doğru değil. Bunların doğru olmadığını dün Suriye’de yapılanların yanlış çıkması gibi bunların da çok isabetli tercihler olmadığını göreceğiz.
Rus uçağını düşürmek de yanlıştı, Rusya’yla beraber hareket ediyor olmak da yanlış. Bunların ikisini de birlikte söyleyebilmek lazım. Türkiye’nin IŞİD’in Suriye’de ve hatta bir şekilde Irak’ta alabildiğine güçlenmesi konusunda pasif bir konumda olması yanlıştı. Bunu nereden alıyoruz? Irak’ta ve Suriye’de kim güç kazanıyor? IŞİD’e karşı gerçekten mücadele edenler kazanıyor ve bunların da başında Kürtler var. Dolayısıyla Türkiye hep yanlış tercihler, yanlış işbirlikleri üzerinden kurulan bir dış politika uygulayarak gerçekten yolunu şaşırmış, yörüngesini kaybetmiş bir ülke hâline geldi. Dolayısıyla Batı’dan uzaklaşıp Doğu’ya yönelme, NATO’yu bırakıp Rusya’la birlikte birtakım stratejik işbirliklerine gitme gibi bir perspektiflerinin olduğunu sanmıyorum. Bunu sanan ve bunu alkışlayanlar var, Avrasyacı olarak tabir edilen insanlar. Onlar da yakın bir gelecekte hayal kırıklığına uğradıklarını ve aldatıldıklarını –ki birçok kişi hep bunu söylüyor– pekâlâ göreceklerdir. Bu çok net. Bir de bütün bunlardan bir anti-emperyalizm söylemi geliştirmeye çalışanlar da boşuna uğraşıyorlar diyebiliriz. Yıllar sonra Nazım Hikmet’i keşfedenler ya da 68 kuşağının 6. Filo direnişini, eylemlerini ululaştıranlara söylenebilecek çok şey var; ama kısaca şunu söyleyebiliriz: Bunlara kimse inanmaz. Anti-emperyalizm vs. böyle günübirlik politikalarla olmaz — ki şu anda yaşanan da öyle bir şey değil. Türkiye şu anda vizyonsuzluğun, var olan stratejilerin iflas etmesinin sonuçlarını yaşıyor. Bu krizler, bugün vize krizi, yarın kim bilir başka ne kriz, yarın belki tekrar Rusya’yla yaşanabilecek bir kriz, belki tekrar Erbil’le yakınlaşıp, Bağdat’la mesafeyi açmak, bütün bunlar olabilir. Trump yönetimi Tahran’a, İran’a karşı gerçekten çok sert uygulamalara girişirse Türkiye orada yine bir tercih yapmak zorunda kalacak. Muhtemelen Trump’ın yanında yer almayacaktır, hepimiz bunu söyleyebiliriz. Ama bir şekilde yer alırsa da şaşırmayacak bir noktaya geldik. Çünkü Türkiye artık dış politikada –iç politikada da böyle, ama esas olarak dış politikada– öngörülebilir bir ülke olmaktan çıktı ve şu anda bunları yaşıyoruz.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.10.2017 İstifalar AKP’ye ne getirir, AKP’den ne götürür?
18.10.2017 Davutoğlu’nun trajedisi
18.10.2017 Transatlantik: Referandumdan sonra Irak Kürdistanı, Vize krizi & Rakka’nın düşüşü
17.10.2017 Perinçek iktidar ortağı mı?
16.10.2017 IŞİD’in Türkiye’deki geleceği
13.10.2017 Melih Gökçek’ten sonra AK Parti
13.10.2017 Ümit Özdağ, Meral Akşener ile kurdukları partiyi anlattı
12.10.2017 15 Temmuz’u ABD mi yaptırdı?
11.10.2017 Ahmet Şık: Cesur ve iyi gazeteci
11.10.2017 Transatlantik: Vize krizi Washington’dan nasıl görülüyor & İdlib operasyonu
19.10.2017 İstifalar AKP’ye ne getirir, AKP’den ne götürür?
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı