İktidar kibrine karşı “sakin güç”

10.04.2019 medyascope.tv

10 Nisan 2019’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bugün aslında başlı başına HDP’yi ve Selahattin Demirtaş’ı ele alan bir yayın yapmayı planlıyordum; ancak gündem yine siyasî iktidarın istediği şekilde seçimlerin iptaline odaklanmış durumda olduğundan, bir şekilde bundan bahsetmek farz oldu. Aslında çok istediğim bir şey değil; çünkü aslında İstanbul seçimlerinin sonucu belli; sadece iktidarın bunu kabullenmemesi olayı var. Şaibe dedikleri şeylerin neler olduğunu bize göstermediler, gösteremediler; olsaydı şu âna kadar kontrol ettikleri bütün o medya üzerinden bunlar zaten günlerdir üzerimize yağıyor olurdu. “Var böyle bir şey” diyorlar, ama kanıtlama ihtiyacı hissetmiyorlar; olmadığını kanıtlamasını karşı tarafa dayatıyorlar gibi aslında — son dönemlerde çok alıştığımız bir durum var. YSK oyların yeniden sayılmasını kabul etmedi, şimdiki olağanüstü itirazda seçimin yenilenmesi, 2 Haziran’da İstanbul’da seçimlerin yeniden yapılması gibi bir dayatmayla karşı karşıyayız. “Buradan ne çıkacak?” meselesini konuşmamızı istiyorlar ve bunun üzerinden ortalığın bayağı bir çalkalanmasını istiyorlar.
Devlet Bahçeli şöyle bir cümle etti: “Toplumsal kargaşanın giderilmesi için yeniden seçim yapılması iyi olacaktır” dedi. Aslında ortada bir toplumsal kargaşa yok. Birincisi, “Mazbatamızı verin” diye sokağa dökülen Ekrem İmamoğlu seçmenleri yok. Karşında da Binali Yıldırım’ın kazandığını ama hile sonucu kazanmasının engellendiğini ileri sürenler yok ve de tabii en önemlisi Binali Yıldırım’ın kendisi yok. Bir tarafta Ekrem İmamoğlu sürekli olarak kamuoyununun karşısında basın toplantıları yapıyor; Kartal’da, Büyükçekmece’de olduğu gibi oradaki belediye başkanlarıyla küçük çaplı mitingler yapıyor ve mazbatasını istiyor. Ama öte yandan Binali Yıldırım’ın görüldüğünü bile görmüyoruz, onun yerine Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Devlet Bahçeli konuşuyor — böyle bir durumla karşı karşıyayız. Olur mu, iptal edilir mi? Artık bu iş YSK’ya kalmış bir durumda, bunu biliyoruz. YSK’nın ne karar vereceği konusunda ilk başta zaten pazartesi günü yaptığım bir yayında benim düşüncemin Erdoğan’ın bu çıkışlarının esas olarak topu YSK’ya atıp bir nevi “Biz elimizden geleni yaptık, ama YSK böyle yaptı” demesi. Yani “İstanbullular seçmedi YSK seçti” gibi bir hava yaratmaya çalışıyor ve Ekrem İmamoğlu’nun belediye başkanlığını başından itibaren bir şekilde gayrimeşruymuş gibi gösterme niyetinin daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Tabii ki şunu unutmamak lazım; İstanbul’u vermek istemediği çok açık, ama şu da çok açık: İstanbul’u almasının imkânı yok, yokmuş bu seçimde, bundan sonra da olacağını sanmıyorum. Kendisi de herhalde bunu biliyor olması lazım; İstanbul’un 31 Mart’ta elinden kaçacağını anlamış ki, Erdoğan o son günlerde günde 10 miting vs. yaptı, ama bir şeyleri değiştiremedi, değiştiremediği gibi bundan sonra değiştirebilmesinin imkânı çok fazla olmayacaktır.
Şimdi “İstanbul seçimi iptal edilir mi, edilmez mi?” tartışmasının çok ciddi bir boyutu tabii ki olayın uluslararası boyutu, uluslararası meşruiyet boyutu. Türkiye’nin demokrasinin bütün sorunlara rağmen iyi-kötü bir işleyen bir sistemi olduğu yolundaki intiba herhalde bu seçimin iptal edilmesi halinde iyice tuzla buz olacaktır ve özellikle de ekonomik kriz ortamında Türkiye’nin ve siyasî iktidarın elini alabildiğince zorlaştıracaktır — bu, olayın bir yönü. Ama bence uluslararası meşruiyetten öte ulusal bir meşruiyet sorunu var; eğer bu seçimi göz göre göre iptal ettirirlerse –bir şekilde iptal ettirmek istediklerini anlıyoruz da–, YSK da buna ayak uydurursa, artık Türkiye’de sandığın herhangi bir fonksiyonu olduğu iddiaları hiçbir şekilde gündemde olamayacaktır ve işte Türk sağının bu iki partisi, AKP ve MHP artık, “milli irade”, “sandık”, “sandığın kutsallığı” vs. gibi şeyleri bir daha kolay kolay kullanamayacaklardır. Bu hususu özellikle vurgulamak istiyorum. Bugün seçimin tekrarlanması halinde, iptal edilmesi halinde Binali Yıldırım’a oy vermiş olan seçmenlerin çok ciddi bir kısmının ikinci bir kez ona oy vermeye ellerinin gideceğini sanmıyorum. Çünkü Türkiye’de insanlar, toplum, o kadar da vicdansız ve adalet duygusundan uzak değil, böyle düşünüyorum. Bana katılmayan çok kişi olacaktır; ama en kritik zamanlarda hiç beklenmedik tercihler yapmış olan bir toplum söz konusu. Tamam, birtakım şeyleri körü körüne destekliyor olabilir, bazı şeylere çok destek vermiş olabilir; ama aynı zamanda da belli kritik anlarda çok önemli tercihleri –özellikle sandıkta– yapabilmiş bir toplumla karşı karşıyayız. Dolayısıyla tekrar söylüyorum: Bu olay, bir intihar –ya da Japonca “harakiri” çok daha kullanışlı– olur; ederlerse etsinler diyelim.
Şunu söylemek istiyorum, bu yayının başlığı: “İktidarın kibrine karşı sakin güç”. “Sakin” lafını daha önce kullandığımda çok sayıda izleyici olumlu yaklaştı, ama benim aslında muhalefetin dinamizmini köreltmek istediğimi vs. söyleyenler de oldu, daha radikal duruşlar sergilemek gerektiği iddiasında olanlar var. Bu radikal duruşların ne olduğunu pek tarif etmiyorlar, ama “Sakin olmamak gerek” diyorlar. Sakin olmak; “Ensesine vurulup lokması alınmak” olayı değil, sakinliği bir güç olarak tarif etmek lazım ve burada, “sakin güç” lâfı, Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde François Mitterrand’ın kullandığı bir slogandı, çok olağanüstü bir slogandı; bu sloganı büyük reklamcı Jaques Séguéla bulmuştu ve bu sloganla o seçimi François Mitterrand kazandı. Ne derece sakin olduğu ne derece güçlü olduğu ayrı bir konu, ama bu gerçekten bir şeye karşılık geliyor. Aynı şekilde Türkiye’nin de şu ânında, sakin olmanın ama güçlü kalmanın birlikte yürümesi halinde Türkiye’de birçok şeylerin değişebileceği kanısındayım. Neye karşı? İktidarın kibrine karşı. Kibir lâfını da özel olarak seçtim; çünkü şöyle söyleyeyim: İslamcılıkla ilgili ilk çalışmalar yapmaya başladığımda bir gazeteci olarak İran İslam Devrimi tabii ki karşıma çıktı ve İran İslam Devrimi’nin temel sloganları karşıma çıktı. Bir tarafta “mustazaflar” yani ezilenler vardır, bir tarafta “müstekbirler” yani kibir sahibi, kibirli iktidar sahipleri. Bunlara karşı mustazafların bir ayaklanması olarak tarif edildi İran’da İslamcılar tarafından devrim. Ne derece doğru ayrı bir tartışma konusu, ama bu kibir sahibi, kibirli iktidar sahipleriyle ezilenler, dışlananlar, mağdur edilenler hususunun ikilemi gerçekten şu anda Türkiye’de bir anlamda yaşanan bu. Biz bunu daha çok mağdurluk üzerinden kullanıyoruz ve Türkiye’de şu âna kadarki tartışmalar hep genellikle mağduriyet ve mağrurluk –hatta dünün mağdurları bugün mağrurları olarak tabir ediliyor– ve bugün de gerçekten dünün mustazafları, dışlananları, yok sayılanları bugün iktidara geldikten sonra kibirli bir şekilde başkalarını mağdur etme ve bunu yaparken de tabii –kibir buna da el veriyor– aslında mağdur olanların kendileri olduğunu söyleme iddiasındalar. Yani Türkiye gibi bir ülkede, devletin bu kadar güçlü olduğu, baskı aygıtlarının bu kadar çalıştığı, kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırıldığı bir ülkede, İstanbul gibi güçlü oldukları bir yerde seçim usûlsüzlüğü ya da hilesi ya da şaibesi olacak ve bu da iktidarın aleyhine olacak, buna inanmamızı bekliyorlar. İşte burada o kibir ve o kibrinden güç alarak yaratılmak istenen bir mağduriyet havası var. Bu hiçbir şekilde geçerli değil; ama buna karşı nasıl bir pozisyon almak gerekiyor? Buna karşı, haklılığına hiçbir zaman halel getirmeden, gücünden de hiçbir zaman kaybetmeden, ama sakin bir şekilde yol almakla ancak bu kibirli iktidara karşı mücadele edilebilir diye düşünüyorum.
İlk olarak aklıma gelen — tabii hepimizin aklına gelen: Ekrem İmamoğlu. Şu âna kadar gerçekten iktidarın, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’u vermeme ısrarı nedeniyle, zaten İstanbul gibi bir yeri 25 yıl sonra kazanmış birisi olarak alabildiğine öne çıkan bir isim Ekrem İmamoğlu; ama o günden bugüne yaşanan, 10 gün içerisinde yaşananlar da, ona yaşatılanlar da onun yıldızını iyice parlatıyor ve burada en çok benim dikkatimi çeken husus onun sakin sakin konuşuyor olması, anlatıyor olması ve hakkını istiyor olması. Verirler vermezler, bu ayrı bir tartışma konusu –bunu hep konuşuyoruz, ama o bir yana– ama sükûnetini bozmadan, sakinliğini bozmadan gidiyor.
Burada, bu dönemde Ekrem İmamoğlu’na ek olarak bir başka isim de bence buna çok uyuyor –dün de böyleydi, bugün daha fazla böyle–, tam anlamıyla bir mağdur olan Selahattin Demirtaş var. Bazıları Selahattin Demirtaş ile Ekrem İmamoğlu’nun adını birlikte anmamdan rahatsız olacaklardır; olsunlar, hiç fena fikir değil, Selahattin Demirtaş da aslında bu sakin güç olayına uyabilecek bir siyasetçi profili çiziyor, bütün sorunlara rağmen, sorunlarına ve geçmişte bariz hatalarına rağmen. Özellikle Haziran-Kasım arasındaki dönemde yaptıklarından çok yapamadıkları nedeniyle diyelim, alamadığı, almadığı insiyatifler nedeniyle çok ciddi bir eleştiriyi hak ediyor ve kendisi de kısmen bunları cezaevinden bir şekilde dile getirdi — kısmen diyorum, tam anlamıyla yapmadı, yapamadı. Ama Selahattin Demirtaş profili de bence bu sakin güç olayının, bir gücün üzerinde yükseliyor; çünkü bu HDP’nin gücü gerçekten çok önemli ve HDP, Türkiye’nin olmazsa olmaz bir partisi ve zaten bu seçimin kaderinin özellikle büyük şehirlerde belirlenmesinde birinci derecede etkili olmuş bir parti. Ama bu seçimde de görüldüğü gibi bu parti, bu hareket gücünü başkalarıyla birleştirdiği zaman gerçekten Türkiye’nin ileriye olumlu anlamda gidebilmesine katkıda bulunabiliyor, bunu da düşünerek görmek lâzım. Dolayısıyla 31 Mart seçiminin değerlendirmesinde, HDP’nin kaybettiği yerler, muhafaza ettiği yerler, oylarını kısmen arttırdığı yerler, bütün bunlara bakıp HDP’nin Türkiye’deki konumunu –öncelikle kendilerinin ama onun da ötesinde hepimizin– değerlendirmesi gerekiyor.
Şu anda Ekrem İmamoğlu, Selahattin Demirtaş, Adana, Antalya belediye başkanları –çok fazla tanımıyorum açıkçası, ama bildiğim kadarıyla yani– ve çok yakından tanıdığım bir isim olduğu için İzmir’de Tunç Soyer, bunlar gerçekten yeni dönemin, “Yepyeni Türkiye”nin sakin ama güçlü siyasetçileri olarak önümüzdeki dönemde çok daha fazla görülecekler. Başkaları da muhakkak olacaktır; başka partilerden İYİ Parti’den, CHP’den, hatta AKP’nin içerisinden, AKP iktidarıyla bir yüzleşmeye girmeleri durumunda AKP içerisinden ya da AKP’nin dışlanmışlarından –ayrı bir tartışma konusu da bir yeni parti olur mu olmaz mı tartışması–, ama mesela AKP’nin dışlanmışları içerisinde bir Ali Babacan’ın, bir Sadullah Ergin’in, bir Nihat Ergün’ün tekrardan siyasete, hatta Beşir Atalay’ın niyetlenmesi halinde bunun da, onların da bu Türkiye’deki yeni şekillenebilecek olan “Yepyeni Türkiye”nin siyasetinde önemli aktörler olabileceği kanısındayım. Burada sorun; haklıyken haksız duruma düşmemek.
Özellikle Haziran-Kasım seçimleri arasında yaşananları hatırlarsak –ne kastettiğim anlaşılacak– diyelim ki Türkiye’yi yeniden bir –İstanbul’u– yeniden seçime sokmayı başardı siyasî iktidar, yani YSK, Erdoğan’ın istediği gibi bir karar aldı. Ondan sonra ne yapılacağı meselesi çok önemli bir sınav olacak. Çok değişik görüşler var, boykot diyen vs. başka başka görüşler var, bu ayrı bir tartışma konusu; ama ben şahsen şu günkü ortamda böyle bir şeyin olacağını sanmıyorum, yani iptal edileceğini sanmıyorum; ama yanılma payımın da olduğunu biliyorum. Eğer olacak olursa boykotun doğru bir seçenek olmadığı kanısındayım, ama boykotu savunan başkaları olabilir, o önümüzdeki dönemin tartışması olacaktır. Her ne olursa olsun burada –boykot ya da değil ya da hiçbir şekilde sorun olmadan mazbatasını Ekrem İmamoğlu bu hafta sonu ya da önümüzdeki hafta başı aldığını varsayalım– buradaki en önemli husus şu: Türkiye’nin değişimi başladı, Türkiye’nin yenilenmesi başladı ve bütün bunlar yaşanırken çok ciddi bir ekonomik kriz var ve bu ekonomik kriz bugün Berat Albayrak’ın açıklamalarına baktığımız zaman derinleşeceğe benziyor; çünkü açıklamalarda hiçbir şey yok, gördüğüm kadarıyla ve bilenlerle konuştum, uzmanlarla konuştum: Hiçbir heyecan verici bir şey yok. Böyle bir ortamda, ekonomik krizin iyice derinleşeceği, Türk-Amerikan ilişkilerinin, Türk-Rus ilişkilerinin vs.’nin önümüzdeki dönemlerde çok daha çetrefilleşeceği bir dönemde eğer sakinliğini muhafaza ederse yeni aktörler ya da eskiden gelen ama kendilerini yenileyerek yeniden sahneye çıkacak olan aktörler ve yeni katılacak aktörler sükûneti muhafaza ederlerse, bence Türkiye’yi değiştirebilirler. Ama şunu biliyorum: Şu anda iktidarı elinde tutan kesim iktidarını korumanın yollarını, ideolojik-politik yollarını, söylemini geliştirebilmek noktasında değiller artık; çünkü kayıpları bence mutlaklaşmış durumda. Dolayısıyla iktidarlarını uzatabilmelerinin yegâne yolu olarak Türkiye’nin tekrar kaotik bir yere yönelip, bu arada da seçmenin, halkın istikrar arayışıyla iktidarın etrafında yeniden toparlanması gibi bir perspektifi geliştirebilirler. Dolayısıyla sakin olmakta yarar var; ama tekrar söylüyorum: Sakin olmak her söyleneni kabul etmek, dayatmaları kabul etmek değil; tam tersine verili çerçeve içerisinde, var olan çerçeve içerisinde sonuna kadar kalmak ve oradan yürümekle olacak bir şey. Yine tekrar naiflik olarak tanımlanabilir. Öteki türlüsünün aslında iktidarı kaybetmiş olan ama sadece bunun ilanını geciktirmekle iştigal eden kesimlere yardımcı olacağı kanısındayım; aksi çıkışların, başka türlü yani “radikal, keskin” çıkışların esas olarak iktidara bir nevi can simidi olacağı kanısındayım.
Bugün saat 17.00’de Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’la Transatlantik’i yapacağız ve ondan sonra ben bir müddet –daha önce söylemiştim– bir yolculuğa çıkıyorum. Normal şartlarda 10 gün boyunca karşınızda olmayacağım, umarım olağanüstü bir şeyler olmaz ve bulunduğum yerlerden yayın yapma ihtiyacı hissetmem, çünkü tatil yapmak istiyorum. Bunu normal şartlarda haftaya değil, bir sonraki pazartesi yine Medyascope stüdyolarından mazbatasını almış ve ilk faaliyetlerini yapmaya başlamış Ekrem İmamoğlu –ama sadece o değil tabii ki–, Mardin’de Ahmet Türk, Diyarbakır’da Selçuk Mızraklı hak ettikleri mazbatayı almaları, sürekli ertelenen, değişik bahanelerle ertelenen tüm belediye başkanlarının kolları sıvamış olduğu “Yepyeni Türkiye”yi değerlendirmek ümidiyle diyeyim.
Evet, hoşçakalın, bir müddet olmayacağım. Çok kişi kızıyor, ama böyle, artık bu benim alâmet-i fârikam oldu. Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler!




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.06.2019 Erdoğan neden artık kriz çözemiyor?
12.06.2019 Ekrem İmamoğlu değişti mi?
12.06.2019 Transatlantik: S-400/F-35 Krizi, Doğu Akdeniz’de doğalgaz krizi, ticaret savaşları & ABD siyasetinde TV düelloları
11.06.2019 Bahçeli’nin rahatsızlığının nedenleri
10.06.2019 Erdoğan İstanbul’da neden meydanlarda değil?
08.06.2019 Yıldırım-İmamoğlu tartışmasını kim yönetsin?
07.06.2019 Binali Yıldırım’ın 180 derece değişen stratejisi işe yarayacak mı?
06.06.2019 AKP’lilerin İmamoğlu’na yönelik Pontus kampanyasının anlamı ve anlamsızlığı
03.06.2019 Davutoğlu partisini sonunda kuruyor mu?
31.05.2019 Metin Feyzioğlu’nun gösterdiği: Kutuplaşma yalanı
13.06.2019 Erdoğan neden artık kriz çözemiyor?
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı