İYİ Parti’yi anlamak için 5 soru

16.05.2020 medyascope.tv

16 Mayıs 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Zelal Direkçi hazırladı.

Bugün İYİ Parti’den söz edeceğim. Başlığı da Kemal Can’dan ödünç aldım diyelim; çünkü onun “5 soru 10 cevap” adlı, pazartesi günleri yaptığı bir program var.  Benim 5 sorum belli, ama kaç cevap vereceğim, bu cevapları ne kadar  tatminkâr olacak kestiremiyorum. 

İlk soru İYİ Parti’nin neden gündemde olduğu. Bu büyük ölçüde Sırrı Süreyya Önder’in yaptığımız söyleşide dile getirdikleri ile ilgilendiriliyor, ama onun bir evveliyatı var bence. O evveliyat da, salgının sonlarına doğru, yani kısa bir süre önce başladığı yönünde. Salgının ilk günlerinde herkes bir şok yaşadı ve siyasetçiler de bir anlamda geri çekildi. Orada belli bir aşamada, Meral Akşener başta olmak üzere, ellerindeki kısıtlı olanaklarla siyaset yapmaya başladılar. Kısıtlı imkânlar derken, tabii ki “havuz medyası” onlara kapalı, onun dışındaki az sayıda mecrayı kullanarak –FOX TV, HALK TV, TELE1– ayrıca buna ek olarak YouTube üzerinde bağımsız mecralar üzerinden sürekli bir şey söylediler ve varlık gösterdiler. Boşalmış olan siyasî alanı doldurmak konusunda bayağı bir gayret sarf ettiler. Bu konuda Gelecek ve Deva partileri de gayret gösterdi ama onlar İYİ Parti kadar dikkat çekici olmadı — en azından benim gözlemime göre.
Ve burada bir yerde, Meral Akşener “Memleket Masası” diye aslında iddialı bir öneri gündeme getirdi. HDP’yi dışladığı için ne derece “memleket” olur, o çok tartışmalı; bence olmaz, ama o haliyle bile memleket masası önerisinin gerçekten siyasî gündemde bir karşılığı vardı; zira benzer masaları ya da buluşmaları değişik dönemlerde, özellikle 15 Temmuz ardından, geçen sene 19 Mayıs vesilesiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan da yapmıştı. Burada da temel ilke HDP’yi dışarı bırakıp onun dışında kalanlarla memleket meselelerini konuşmak. Ama aslında memleket meselelerini konuşmaktan ziyade devlete destek, devlet de AKP olduğu için bir anlamda AKP’ye destek gibi oluyordu. CHP, AKP ve devletin iç içe geçmiş olduğunu göz ardı ederek bu davetlere genellikle katıldı. Ama bu sefer salgın sürecinde Erdoğan bunu hiç yapmadı. Muhalefetle hiçbir diyaloğa girmedi, onlara yönelik hiçbir çağrı yapmadı ve tabii ki CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu'na yönelik saldırılarını da ihmal etmedi. Yani bu dönemde, gerçekten çok büyük bir krizin yaşandığı ve tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de insanların önünü göremediği bir aşamada, böyle bir masayı kurmaya Erdoğan yeltenmedi, ihtiyaç duymadı.
Ama Meral Akşener’in bu çağrısının bir karşılığı vardı. Bu karşılığı da nereden gördük? Özellikle Devlet Bahçeli ve MHP’nin bunu çok sert reddettiklerini gördük ve ardından AKP’liler de buna çok sert karşı çıktılar. Burada İYİ Parti sözcüleri, özellikle sözcü Yavuz Alioğlu, bu tür davetlerin devlete yönelik olduğunu vurguluyor. Devlete desteği özellikle vurguluyor. Orada da tabii aynı yaklaşım var. Devlet ayrı iktidar ayrı. Bu yaklaşım bence doğru değil, ama İYİ Parti gibi bir partinin bu yaklaşımı benimsiyor olmasında şaşırtıcı bir şey yok. Benzerini CHP de yapmıştı. Dolayısıyla burada “Memleket Masası” teklifinin gündeme gelmesi aslında bir çok kişi tarafından ve MHP tarafından da, İYİ Parti’nin Cumhur İttifakı’na hamlesi olarak yorumlandı — ki bunu sonlara doğru ayrı bir soru olarak ele almayı düşünüyorum. Bu Cumhur İttifakı’na dahil olma talebi midir bunu söyleyeceğim, ama şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Erdoğan’da bu davetin bir karşılığı vardı; o karşılığı vermedi Erdoğan diye düşünüyorum.
İşte tam bu noktada Sırrı Süreyya Önder meselesi geldi. Önder’in sözlerini İYİ Parti’yi köşeye kıstırmak ve bunun ötesinde Millet İttifakı’nı bozmak için fırsat gören kişiler –başta MHP ve AKP– çok yoğun bir kampanya yürüttüler ve bu hâlâ devam ediyor. Pazartesi gününden beri başlamış bir kampanyadan bahsediyoruz ve İYİ Parti birden Türkiye’nin en çok konuşulan partisi oldu. Bunu ne kadar iyi yürütüyorlar emin değilim. Partinin temsilcileri çağırıldıkları her yere gidiyorlar; özellikle kendilerini hâlâ tarafsızmış gibi göstermeye çalışan kanallar –CNN Türk, HaberTürk gibi–, oralarda da İYİ Parti temsilcileri var — tabii ki HDP yok. Onun dışında da dün akşam Meral Akşener Tele1’de Uğur Dündar’ın sorularını yanıtlıyordu. Onun dışında havuz medya dışındaki birtakım kanallarda da kendilerini bir şekilde anlatıyorlar. Gündemde olmanın bir memnuniyeti var; ayrıca Hdp ile olanlar için de bir rahatsızlık var; bu ikisini dengeleyebildikleri takdirde İYİ Parti kârlı çıkar. Şunu da kabul etmek lâzım: Siyasetin ölmüş olduğu bir dönemde İYİ Parti siyasete renk kattı ve sonuç olarak bu durum İYİ Parti’nin lehine oldu. Bundan en çok rahatsız olanın da MHP olduğu muhakkak. 

İkinci soru: İYİ Parti siyasî yelpazenin neresinde? Bu soru aslında zor bir soru; cevabı netleşmemiş bir soru. Çünkü bu partinin kuruluşuna baktığımız zaman, bu parti mecburen kurulmuş bir parti. 25 Ekim 2017 yılında kuruldu, ama kuruluş nedeni Meral Akşener ve yanında yer alan Ümit Özdağ, Koray Aydın gibi isimlerin MHP kongresinde Bahçeli'nin karşısına aday olarak çıkmalarının engellenmesi ve bu engellemenin de doğrudan siyasî iktidarın devreye girmesiyle gerçekleşmesi; yani o tarihte, hatırlıyoruz, kurulma öncesi bir türlü yapılamayan MHP kongresi sürecinde Cumhurbaşkanı Erdoğan doğrudan devreye girerek Bahçeli’nin MHP’nin başında kalmasını sağladı. Ve bunun ardından eşzamanlı olarak Cumhur İttifakı’nın temelleri atılmış oldu. Bu Erdoğan için stratejik bir tercihti. Tercihini Bahçeli’den yana yaptı. Pekâlâ oluruna bırakılabilirdi, oluruna bırakılsaydı Bahçeli yerine MHP’nin başına Akşener gelecekti ve Türkiye’de siyaset bambaşka bir yöne gidecekti; çünkü daha sonra konuşacağımız gibi, Meral Akşener cumhurbaşkanı adayı oldu, Millet İttifakı ile hareket etti vs.  MHP’de kalsaydı ne olurdu? Erdoğan’la mı ittifak yapardı, yoksa şimdi olduğu gibi CHP ile mi ittifak yapardı?
Bunlar tabii ki çok spekülatif sorular. Ama kalsaydı MHP’nin genel başkanı olarak kalacaktı. MHP’nin çizgisi içerisinde kendince birtakım değişiklikler yapabildiği kadar –ama MHP gibi köklü bir partide bu değişiklikler ne kadar yapılabilirse bunları– yapacaktı ve bambaşka bir yerde olacaktı ve tabii ki Türkiye de bambaşka bir yerde olacaktı. Sonuçta bu, mecburen kurulmuş, kurulmaya itilmiş bir parti; çok iyi hatırlıyorum, bu partinin kuruluş süreçlerinde Meral Akşener’i ilk olarak Medyascope’ta ağırlamıştık ve kendisiyle stüdyomuzda bir yayın yapmıştık. Orada çok heyecanlıydı. Yeni yeni şekilleniyordu nasıl bir arayış olduğu, daha ortada parti yoktu ve sonuçta bir parti çıktı ve partinin MHP’nin devamı mı yoksa rakibi mi olacağı tartışmasıyla çıktı. Ama tabii bu partiyi çok kısıtlı bir alana hapsedeceği için daha çok merkez sağda ihtiyaç duyulan yeni bir hareket gibi çıktı. Meral Akşener’in Doğruyol Partisi’nden geldiğini düşünürsek, daha çok akla “İkinci bir Doğruyol Partisi mi?” sorusu geldi. Ve kuruluşunda MHP dışından isimler de katıldılar; daha önce siyasete girmemiş genç isimler de katıldılar. Yurtdışından gelip katılanlar da oldu ve bu parti bir tür merkez sağda kendini gösterdi.
Şu vurgular çok öne çıktı: birincisi Atatürk, Atatürkçülük vurgusu çok öne çıktı; milliyetçilik hep vardı, ama olabildiğince daha temkinli bir şekilde MHP ile milliyetçilik yarıştırma derdi özellikle başlarda çok fazla yoktu. Meral Akşener’in özellikle kadın meselelerine karşı duyarlı çıkışları vardı. Bunların öne çıktığı, ama kimliği tam oluşmamış, kimliğini yolda oluşturmaya niyetlenen bir hareket olarak çıktı bu parti. Ancak burada şöyle bir sorun vardı: Ali Babacan’ın yeni bir parti kuracak olması ve bu partinin de yeni bir ANAP gibi merkez sağa oynayacak olması İYİ Parti’lileri bir ölçüde endişelendirdi. Ama Ali Babacan partiyi hem geç kurdu, hem de kurmasıyla beraber dünyanın ve Türkiye’nin virüs salgınının içerisine düşmesi bir oldu. Dolayısıyla Ali Babacan şu aşamaya kadar en azından İYİ Parti’yi çok zorlamadı. Ama İYİ Parti’nin merkez sağ partisi olma iddiasının birçok konuda, özellikle Kürt meselesi söz konusu olduğunda çok ciddi bir şekilde sarsıldığını düşünüyorum. Ben öyle görüyorum; birçok anda bazı sözcüler, ki bunların en başında –adını çok sık anıyoruz ve daha da anacağa benziyoruz– Yavuz Ağıralioğlu’nun sözcü olmasıyla beraber, onun çıkışları bunu bize gösterdi. İYİ Parti’nin tam anlamıyla bir lider partisi olduğunu söylemek mümkün değil; tabii ki Meral Akşener’in bir gücü ve ağırlığı var, ama orada çok güçlü başka isimler de var. Ve ilk başlarda Afyon’da yaşananlar –Meral Akşener’in toplantıyı terk edip sonra tekrar geri gelmesi gibi–, onlar da bize parti içi dengelerin aslında çok karışık olduğunu bir şekilde gösterdi.

Şimdi üçüncü soruya geçecek olursak; nasıl bir 3 yıllık performansı var? İlk girdiği 2018 seçiminde 5 milyona yakın oy alarak yüzde 9,96 ve 43 milletvekili kazanıyor. Meral Akşener 3 milyon 649 bin oyla cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 7,3 oy alıyor. Burada görüyoruz ki İYİ Parti seçmeni tam oturmamış, ona seçimde oy verenler, cumhurbaşkanlığında kazanma ihtimali daha yüksek olduğu için Muharrem İnce’ye oy vermişler. Bir sonraki seçimde, yerel seçimlerde ise İYİ Parti’nin çok da başarılı olmadığını görüyoruz. Bir il belediyesi kazanılmış değil. Büyükşehir belediyesi kazanılmış hiç değil — ki buralarda büyükşehirlerde, Kocaeli, Balıkesir, Gaziantep’te adaylar gösterdi; özellikle Balıkesir’i kıl payı kaybetti; özellikle bu kaybetmede HDP'liler bizim oyumuzu alsalar kazanabilirlerdi dediler; bu ne derece doğru bilmiyorum, ancak İYİ Parti il ve büyükşehir kazanamadı, fakat onun içinde yer aldığı Millet İttifakı, Erdoğan ve Cumhur İttifakı’na yenilgi tattırdı. İstanbul, Ankara, Adana ve Antalya’da yaşananlar bunun örneğidir. Burada İYİ Parti önemli bir rol oynadı.
Orada tabii tartışma mâlûm: Kim kilittir, anahtar partidir? HDP mi İyi Parti mi? Bence ikisinin de ayrı ayrı çok önemli rolü oldu. İYİ Parti aynı zamanda özellikle İstanbul ve Ankara’da teşkilatıyla da CHP adayları için bayağı bir çalıştı. Etkili bir çalışma yürüttü. Dolayısıyla İYİ Parti’nin rolünü azaltmaya çalışmak haksızlık olur. Ancak şurası da muhakkak ki HDP “bağrına taş basarak” bu adaylara destek vermeseydi işin rengi çok değişirdi. İstanbul başta olmak üzere CHP adayları kazanamazdı. Dolayısıyla 31 Mart’ta kişisel olarak etki göstermemiş, ama ittifak olarak etki göstermiştir. Ve bu anlamda da Erdoğan’a 25 yıl sonra en acı yenilgiyi tattırmış ve bu alanda yine de Erdoğan’a karşı eli çok güçlü olan bir parti var; ama geçen bir yıl içerisinde İYİ Parti çok etkili çıkışlar yapmamıştı; başta söylediğim gibi bu son günlerdeki çıkışıyla bir toparlanma emaresi gösterdi. 

Dördüncü sorun ise HDP ile çok ciddi bir meselesi var. Çünkü İYİ Parti’yi var eden temelde bir HDP karşıtlığı; HDP’nin PKK ile ilişkisi meselesi karşıtlığı var ve İYİ Parti’nin normal şartlarda ilişki içerisinde olması eşyanın tabiatına aykırı bir durum. Ama bu aynı zamanda İYİ Parti’nin önünü çok ciddi bir şekilde tıkayan bir mesele; çünkü bakıyoruz, özellikle 1980 sonrası Türkiye'sinde Özal da, Demirel de, Erdoğan da, sağdan gelen liderlerin her biri ayrı ayrı Kürt meselesinde çözüme yönelik bir çıkış yaptıkları zaman iktidara geldiler. Özal’ı biliyoruz, Demirel’in “Kürt realitesini tanımak” çıkışını biliyoruz, Tansu Çiller’in “Bask modeli”ni biliyoruz. Hatta bir ara Mehmet Ağar bile “dağdakilerin inip siyaset yapması” gibi çıkışlar yaptı. Erdoğan'ın da zaten çözüm süreçlerini biliyoruz. Dolayısıyla merkezde olup bu konuda MHP ile yarış içerisinde olmak İYİ Parti’nin en temel sorunlarından birisiydi. Ve bu sorun, son seçimlerde ciddi bir şekilde önünde durdu. Zaten iktidar partisi de bunu kullandı. Beka meselesini ortaya çıkararak Millet İttifakı’nın içerisinde hem açıkça İYİ Parti, örtük bir şekilde de HDP’nin varlığını gündeme getirerek seçimi kazanacağını sandı. İYİ Parti de burada hiçbir zaman açık bir şekilde “HDP ile aynı yere oy vermeyiz” demedi. Ama buna karşılık Iğdır’da olduğu gibi HDP’nin karşısındaki adaya oy verdi. Burada bir parantez açalım: Iğdır’da seçilen HDP adayı da görevden alındı ve yerine kayyum atandı dün itibariyle — yani devlet devreye girdi.
İYİ Parti böyle bir tutum izleyerek HDP ile adı olmadan bir tür ittifakta olmaya rıza göstermişti. Bunu açıkça deklare etmemişti. İktidar da onu sürekli buradan vurmaya çalıştı ve aslında bunun bir işe yaramadığı açıkça görüldü. Aslında 31 Mart seçimlerinde yaşananlar İYİ Parti’nin birtakım sıkıntıları aşmasına elverişli bir zemin yarattı diye düşünüyorum. Görüldü ki beka üzerinden HDP’yi şeytanîleştirerek bir şey elde edilmiyor. Ama İYİ Parti bundan sıyrılabilmiş değil. Dolayısıyla Sırrı Süreyya Önder’in sözleri üzerine iktidar çevrelerinden başlatılan kampanyadan çok ciddi bir şekilde rahatsız oluyorlar. Ve uzun bir süre bu meselenin iktidar tarafından kullanılacağı anlaşılıyor. İYİ Parti’nin de bu konuda yapabileceği çok bir şey yokmuş gibi duruyor. 

Son olarak en kilit soru: “İYİ Parti Cumhur İttifakı’na katılır mı?” sorusu. “Katılır mı katılmaz mı?” diye Murat Yetkin’le bir tartışma yaptık. Hatta oradan kestiğimiz bir bölüme dün itibarıyla İYİ Partili çok sayıda kişi çok sert tepki gösterdi. Murat’ın söylediği şuydu: İYİ Parti kurulduğundan beri iktidara sinyal yolluyor, “MHP’yi bırak beni al” diyor dedi. Bunu yaptı mı? Yani aynı görüşte değilim, ama bir şeyle aynı görüşte değilim: İYİ Parti içerisinde bu partinin kimliğinin tam oturmaması ve belirli bir alana sınırlı olması nedeniyle bu partinin iktidarın ortağı olmasının daha iyi olacağını düşünen kişiler var. Arada sırada doğrudan veya dolaylı bir şekilde bunu dile getirenşer var. Özellikle ülkücü hareket geçmişi, deneyimi olan bazı siyasetçiler var. Bunun varlığı baştan beri söz konusu; ama unutmamak gereken birtakım hususlar var. O da İYİ Parti’nin kurulma nedeni Erdoğan’ın tercihini Bahçeli’den yana yapmasıydı; ama daha önemlisi, İYİ Parti’ye giden insanların büyük bir kısmında çok ciddi bir Erdoğan ve AKP karşıtlığı var. Bunu çok ciddi bir şekilde görüyoruz. Bu konuda yapılmış kamuoyu araştırmaları var. Benim gördüğüm, bazılarında, seçim yapılsa hangi partiye oy verirsiniz sorusuna İYİ Partililerin AKP deme oranının HDP’den sonra ikinci geldiğini görüyorum. Yani ilk akıllarına gelen, asla vermeyeceği parti AKP olduğunu söyleyen çok sayıda İYİ Parti seçmeni var. Dolayısıyla İYİ Parti’nin içerisinde birtakım hesaplar yapılıyor olabilir, ama öyle bir hesap tutarsa partiyi olduğu gibi peşlerinde götüremeyecekleri açık. Bunu da çok iyi bildiklerini düşünüyorum. Dolayısıyla böyle bir hamle içerisinde değiller.
İYİ Parti’nin Cumhur İttifakı’na yönelmesi bir anlamda İYİ Parti’nin kendisini kapatması anlamına gelecek. Fakat ortada çok ciddi bir mesele var; o da şu ilk başta değindiğim “Memleket Masası” olayının belli bir karşılığı olduğunu söyledim. O da şu: Erdoğan'ın önünde iki seçenek var. Sürekli kan kaybeden bir iktidar var, çok ciddi bir kriz var ve bu kriz salgınla beraber, ekonomik sorunlarla beraber derinleşiyor. Burada yapılması gereken iki seçenek var: ya siz Cumhur İttifakı’nı güçlendireceksiniz, ya da Cumhur İttifakı olarak güçleneceksiniz. İttifakı güçlendirmek genişletip güçlendirmek buraya yeni taze isimler katmak ya da ittifakı güçlendireceksiniz. İttifakı güçlendirmek dediğim bu aslında Bahçeli’nin dediği “Biz bize yeteriz, sorunlar olabilir”. Bunun yerine dün yaptığı açıklamaya bakın: “Şu yasalar çıksın, bunlar çıksın”; yani Bahçeli otoriteyi tırmandırarak, baskıyı tırmandırarak Cumhur İttifakı’nı sürdürmekten yana. Ekonomi ne olursa olsun başkalarına gerek yok. Zaten başkaları dediklerinizin hepsi FETÖ’cü – Kılıçdaroğlu da, Akşener de, HDP zaten mâlûm ve orada devletin otoriterliğini güçlendirerek iktidarı koruma perspektifi.
İkinci perspektif ise yetmediği bu haliyle, AKP artı MHP artı Büyük Birlik Partisi’nin yetmediği, dolayısıyla takviye olması gerektiği. Erdoğan 31 Mart gecesi bunu dile getirdi, “Türkiye İttifakı” dedi ve hemen Bahçeli, “Ne demek? Bizim Cumhur İttifakımız var” deyince Erdoğan da toplayarak, “Aslında kastım Cumhur İttifakı’nın güçlenmesi” dedi. Ama benim gördüğüm kadarıyla Erdoğan’ın “Türkiye İttifakı” diye bahsettiği, önünde sürekli olarak duruyor. Onun tercihi burada MHP’yi de kaybetmeden yeni katılımlarla, Saadet, İYİ Parti ve belki kendisinden ayrılanlardan birisiyle –ikisi birden fazla kaçar– ama CHP değil, kesinlikle CHP olmadan bir tür “Milliyetçi Cephe” oluşturma düşüncesi var. Erdoğan pragmatizminde bu pekâlâ olabilecek, onun tasavvur edebileceği bir şey ve bu anlamda  yeni bir “Milliyetçi Cephe” toparlanması içerisinde İYİ Parti’ye de bir alan açmayı düşünebilir. Bunun için Bahçeli’yi ikna etmesi imkânsız demeyelim ama çok zor olacaktır. Böyle bir noktada bir katılım söz konusu olabilir. Sadece İYİ Parti’nin değil de başkaları ile bir katılım olursa Akşener’in söylediği “Memleket Masası” olur, ama bunun içerisinde CHP ve HDP olmaz, bir sağ koalisyon olur — bunu daha kolay anlatabilir belki.
Ama kendi tabanında çok ciddi bir şekilde, kadrolarının içerisinde, özellikle daha genç kadroların, siyasette daha yeni kadroların gözünde AKP ile birlikte hareket etme seçeneğinin olmadığı ve böyle bir seçeneğin İYİ Parti’nin bir tür intiharı ve kendisini lağvetmesi anlamına geleceğini düşünüyorum. Ama bu seçeneği Erdoğan bir şekilde gündeme getirebilir. O noktada tartışmaların nasıl seyredeceğine bağlı olarak değerlendirmek gerekebilir. Toparlayacak olursak; üç senesini daha doldurmamış bir parti var ve Türk siyasî hayatında şu âna kadar özellikle 31 Mart seçimlerinde çok ciddi rol oynamış bir parti var. Meral Akşener’in cumhurbaşkanı adayı olarak aldığı oy hiç yabana atılmaması gereken bir oy. Ama partisinin hiç il ve büyükşehir kazanamamış olmasını da bir kenara yazmak gerekiyor. Ve yine bu partinin bir kitle partisi, merkez partisi olması konusundaki en önemli engelin de MHP’den tevârüs etmiş birtakım alışkanlıklar, özellikle milliyetçilikteki vurgu meselesi olduğunun özellikle altını çizmek istiyorum. 




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
01.07.2020 Çoklu Diyanet
01.07.2020 İstanbul Şehir Üniversitesi: Ne oldu? Neden oldu? Levent Gültekin, Ferhat Kentel, Burak Bilgehan Özpek & Ruşen Çakır tartışıyor
30.06.2020 İstanbul Şehir Üniversitesi: İlan edilmiş bir ölümün güncesi
29.06.2020 Abdullah Gül’ün kaygısı
28.06.2020 Erdoğan sosyal medyayı kontrol altına alabilir mi?
26.06.2020 Erdoğan ve AK Parti’nin iktidar serüveni: Hatem Ete ile söyleşi
26.06.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (20): İmamoğlu'nun bir yılı, Kaftancıoğlu'na hapis cezası, Mümtaz'er Türköne olayı, Savunma Yürüyüşü, gazeteci yargılamaları
25.06.2020 Kılını kıpırdatmadan muhalefet
24.06.2020 Türkiye-Mısır: Bitmeyen kavga
23.06.2020 İmamoğlu’nun bir yılı: Beklentiler ve yaşananlar
01.07.2020 Çoklu Diyanet
27.05.2020 Turkey: Will Erdoğan hold on to his voter base at all costs? Can he retain it?
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı