Elveda kutuplaşma

08.04.2019 medyascope.tv

8 Nisan 2019’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bugün ikinci kez yayın yapıyorum. Bıktırıcı olabilir, şimdiden özür dilerim. Yalnız Perşembe gününden itibaren bir yolculuğa çıkacağım, bir müddet yorum yapamayacağım buradan. Dolayısıyla arayı da telafi etmiş oluruz belki. Bu sabah Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’u alma ya da vermeme kararlılığı üzerine yaptığı basın toplantısı üzerine bir yayın yapmıştım. Şu yayın, esas kafamda olan yayın buydu. O Erdoğan’ın açıklaması üzerine karar verip yaptığım, benim açımdan da beklenmedik bir şeydi. Esas olarak şu kutuplaşma meselesinin artık Türkiye’nin gerisinde kalmaya başladığı tezimi dile getirmek istiyorum.
“Elveda kutuplaşma” biraz aşırı tabii; henüz vedalaşmış değiliz. Henüz kutuplar çok güçlü. Ama gerek seçime kadar geçen süre, gerekse seçimden sonra yaşananlara baktığımızda –ya da baktığımda diyeyim, kişisel olarak–, Türkiye’deki kutuplaşmanın ondan beslenenleri rahatsız edecek ölçüde gevşemekte olduğunu gözlüyorum. Böyle bir iddiam var. Bunu biraz açmaya çalışacağım.
Özellikle iki olaya tanık olmadık. Bir, bu kadar önemli seçim zaferi elde etmiş olmasına rağmen, yani Ankara’yı, İstanbul’u, Antalya’yı, Adana’yı, Mersin’i almış olmasına rağmen muhalefet, muhalefet partisi destekçileri sokaklara dökülmedi, taşkınlık yapmadı. Yıllardır bekledikleri bir seçim zaferini belki ilk defa yaşıyorlar. Ama gerçekten çok sakin geçti. Hatta belki de iktidar tarafından yapılan birtakım hesapları da bozacak ölçüde sakin geçti. Eğer ilk günden itibaren bir taşkınlık yaşanmış olsaydı, bunun ardından birtakım gerginlikler yaşanmış olsaydı, belki bu seçimlere itiraz olaylarını başka bir düzlemde ve daha gergin bir atmosferde tartışıyor, konuşuyor olabilirdik. Ama sakin geçti. O günden bugüne bir hafta geçti. Sakin bir şekilde gidiyor. Hatta burada çok ilginç bir olay var. Bilenler bilir, Hopalıyım, Allah’a çok şükür. Hopa, bizim Hopa yine yaptı yapacağını. CHP tekrar sol grupların da desteği ile AKP’den belediyeyi geri aldı. Ve geri alır almaz belediye hoparlöründen Mozart dinlettiler. Bunu tam Hopa’ya özgü bir muziplik olarak görmek lazım. Çok da şaşırtıcı değil aslında. Ama bir baktım bunun üzerine iktidar yanlıları, sözcüleri, mesela Naci Bostancı bundan çok büyük bir olay çıkartmaya çalıştılar. Eninde sonunda Hopa’da Mozart dinletilmiş belediye hoparlöründen. Ama rövanşizmden girip bir muhalefetin tahammülsüzlüğüne vs.’ye kadar giden bir şey denediler, olmadı. Hopa’da Mozart dinletilmesine bu kadar ânında, hazırlıklı tepki verenler, herhalde İstanbul’da, Ankara’da, Antalya’da, Adana’da sokaklarda bir şeyler yaşanmış olsaydı ortalığı bayağı bir telaşa verirlerdi.
Seçim öncesi hatırlıyorum, çok kişiyle, farklı farklı kesimlerden kişiyle konuştuğumda AKP’nin ve Erdoğan’ın bu sefer kaybetme ihtimalinin olduğunu düşünen birçok tanıdığım –farklı kesimlerden, tekrar vurgulayayım, bunların içerisinde çok sayıda eskiden AKP’ye destek vermiş, oy vermiş insanlar da dahil–, hep bir endişe vardı, seçim öncesi bir şeyler olur, bir olaylar olur. Bu 7 Haziran-1 Kasım seçimleri arasında yaşandığı gibi, birtakım gerginlikler, terör faaliyetleri vs. ya da savaş Suriye’ye yönelik, bir şekilde seçimin yaptırılmaması ihtimali ya da seçimden sonra iktidara bağlı ya da iktidara yakın birtakım sivil güçlerin ortalığı terörize edeceği, bu konuda hazırlıklar yaptığına dair çok sayıda spekülasyona tanık oldum. Endişe ile birlikte aktarılan bu şeylerin hiçbirisi şu âna kadar yaşanmadı. Seçim öncesi söylenenler yaşanmadı. Seçim sonrası için söylenenler de an itibariyle yaşanmış değil. Her ne kadar “Görev verilirse yaparız” diye çıkanlar olsa da şu haliyle sorunsuz geçiyor. Ama sorunlu geçmiş olsaydı herhalde bundan en büyük zararı, seçimi net bir şekilde kazanmış olan muhalefet görürdü.
Dolayısıyla muhalefet gerçekten çok zor bir sınavı, ince, hassas bir sınavı şu âna kadar başarıyla götürüyor. Ne hakkını yediriyor, ne de öyle ortalığı karıştıracak hamleler yapıyor. Tek tük yapanlar olmuştur sosyal medyada vs.. Ama genel görünüş itibariyle böyle bir şey var. Peki bu nasıl oluyor da oluyor? İşte burada benim kutuplaşmadan uzaklaşma tezimi devreye sokmak istiyorum. Bence Türkiye’de siyasî iktidarın pompaladığı, ama muhalefetin belli kesimlerinin de bir şekilde teşne olduğu –çok kaba tâbiriyle– kutuplaşma siyaseti artık bu ülkeyi, toplumun tüm kesimlerini, farklı farklı kutuplarda yer alıyor gözüken insanları yordu. Bıktı insanlar. Bir de bunun üzerine ekonomik sorunlar, kriz eklenince, gerçekten gereksiz, aşırı bulunur oldu bu tür gerginlikler.
Bu seçim sonuçları, özellikle büyük şehirlerde yaşanan seçim sonuçları bence aynı zamanda kutuplaşma politikalarına da bir tavırdır. Ekrem İmamoğlu gibi sakin birisi, kutuplar-üstü görünüm çizen birisi rahatlıkla seçildi İstanbul’da — 25 yıl sonra, seçilebildi. Ve seçilmesinin ardından da ona oy vermeyen kesimlerin önemli bir kısmı kendisine çok da fazla itiraz etmedi.
Dikkat edin, İstanbul’da bir iddia var, hırsızlık, işte usûlsüzlük vs.. Cumhurbaşkanı bizzat söylüyor, medyası, iktidarın medyası sürekli bunları pompalıyor. Ama sokakta kimseye öyle kalkıp sivil bir itiraz dile getirmiyor. Yani medyanın bu kadar işlediği, iktidar yanlısı medyanın bu kadar işlediği, iktidar sözcülerinin Cumhurbaşkanı başta olmak üzere sürekli dile getirdiği konu hakkında sivil bir itiraz yok. Çünkü büyük bir kısım 1) İmamoğlu’nun hakikaten kazanmış olduğunu biliyor; 2) artık daha fazla gerginlik istemiyor.
Yani şunu rahatlıkla söyleyebilirim: “Adam kazandı, verin mazbatasını, başlasın. Ondan sonra eleştirin” noktasına gelmiş olduğunu düşünüyorum. Bu konuda iktidarın en sadık birtakım destekçilerinden de açık açık adları ile yapılan açıklamalar var. Bunlar çok manidar. İsimlerini vermek istemiyorum, çünkü isimleri çok değerli değil. Ama onların dahi böyle şeyler söylemek durumunda kalması iki şey gösteriyor: Bir, güneş balçıkla sıvanamıyor, ikincisi de, fareler artık bu duran trenden diyelim ya da gemiden, artık yol alamayacak olan gemiden yavaş yavaş çıkmaya başlıyorlar.
Bu fareler değil esas mesele. Esas mesele Türkiye’de toplumun, Türkiye’de seçmenin ruh hali. Bunun üzerine kafa yormak lazım. Ve buradan hareketle de benim “Yepyeni Türkiye” diye tanımladığım bir döneme girmekte olduğumuzu düşünüyorum. Çok zor olacak, farkındayım. Çok büyük birikim var. Türkiye demokrasiden, hukuk devletinden, temel hak ve özgürlüklerden çok ciddi bir şekilde uzaklaştı. Bunlar hâlâ sürüyor, bu tehditler hâlâ var. Hâlâ iktidar, iktidar sözcüleri demokrasi içerisinde, hukuk devleti içerisinde hareket etmemekte ısrar ediyorlar. Ama buna karşılık, bir taraftan muhalefet bunu bir kutuplaşmayı tırmandıracak alanlara taşımıyor, öte yandan iktidarı destekleyen kitlelerde de bu tür çıkışlara karşı açık bir destek görmüyoruz. Bütün bunların çok iyiye alamet olduğunu düşünüyorum.
Evet, iyimserim. Evet, Türkiye’de her şeye rağmen bir demokrasi geleneği var. Ve bu seçimde büyükşehirlerde alınan bu oylar, büyükşehirlerde yaşanan bu değişim çok ciddi bir şekilde Türkiye’de yeni bir dönemin, yepyeni bir Türkiye’nin başladığını bize gösteriyor. Ama bunu gerçekleştirebilmek o kadar kolay olmayacak. Öncelikle eskinin dilinden uzaklaşmak gerekiyor, eskinin davranışlarından uzaklaşmak gerekiyor. Yani kutuplar-üstü olması gerekiyor herkesin ya da Türkiye’yi ileriye taşımak isteyen siyasetçinin, belediye başkanının, gazetecinin artık herkese hitap eder olması gerekiyor. Bunu gözetmesi gerekiyor. Zor olacak. Ekonomik açıdan çok ciddi zorluklar var. Siyasî açıdan, stratejik açıdan çok ciddi zorluklar var. Ama bu seçimde de bize gösterdiği gibi, toplumun bu konuda çok ciddi bir arayışı var. Değişim arayışı var. Demokrasiyi bence tekrardan güçlendirme arayışı var. Ne yapılabilir sorusunu sormamız, bundan sonra ne yapmak gerekiyor sorusunu sormamız çok daha önemli bence. Yani geriye dönüp bakarak “O da şunu yapmıştı, bu da bunu etmişti” vs. gibi yerlere takılıp kalmadan, bu kutuplaşmadan bıkmış olan insanların ne talep ettiğini, ne beklediğini gözetmek, onlara bakmak ve bunları tartışabilmek lazım.
Bunun yolu da tabii ki öncelikle özgür bir medyadan geçiyor. Türkiye’de böyle bir şey yok. Türkiye’de artık gerçek tartışmalar internet üzerinden, sosyal medya üzerinden yürüyor. Ama aynı sosyal medya, aynı zamanda dezenformasyonun, yalan haberin, her türlü manipülasyonun ve provokasyonun da yol aldığı bir mecra olma özelliğini gösteriyor. Ve bu anlamda gerçekten çok hassas bir şekilde herkesin ettiği lafa, söylediği şeye, neyi nerede nasıl söylediğine çok ciddi bir şekilde dikkat etmesi gerekiyor.
Tahminim şu ki, Türkiye’de var olan eski medya yapısı, patronaj el değiştirdi şu oldu bu oldu, yavaş yavaş, yavaş yavaş geriye doğru birtakım filmi sarmaya çalışacak. Nasıl yapacaklar bilmiyorum. Çok yapabileceklerini sanmıyorum. Yüzlerine gözlerine bulaştıracaklardır büyük bir ihtimalle. Çünkü süreç içerisinde bu medya kuruluşları gerçekten iyice kifayetsiz insanların denetimine geçti. Eskiden çok nitelikliydiler, sonra nitelik azaldı demiyorum; ama şu anda geçmişin en iddialı kurumları gerçekten kifayetsiz, niteliksiz insanların elinde. Ama büyük bir panik içerisinde olduklarını ve bir şeyleri tekrardan başa sarmaya çalışacaklarını düşünüyorum. Ama onlara hiçbir şekilde güvenmemek lazım. Onlara bel bağlamamak lazım. Toplumun kendi sivil, özgür medyasını kendi imkânlarıyla oluşturabilmesi lazım.
Bu, olayın bir yönü. Bir diğer yönü de tabii şu anda artık gözler CHP’li büyükşehir belediyelerinde olacak. Özellikle İstanbul’da, dolayısıyla Ekrem İmamoğlu’nda, Ankara’da, İzmir’de, Antalya’da, Adana’da, Mersin’de olacak. Buralarda belediye başkanlarının ve ekiplerinin gerçekleştirecekleri, yapacakları ve yapmayacakları çok önemli olacak. Oralarda büyük bir ihtimalle ilk aşamada iktidara yakın medya vs. bunların önüne engel çıkartmak isteyecektir. Birtakım yine yalan haberlerin vs. çıkacağına tanık olacağız. Ama bu arada tabii bunlar her biri ayrı ayrı pekâlâ hatalar, hatta çok büyük hatalar da yapabilirler. Çok hassas, zor bir dönemde eğer az hatayla ve çok başarıyla işi, belediyeleri, büyükşehirleri yönetebilirlerse, işte oralardan Türkiye’nin daha demokratik, çok daha güçlü, ekonomik anlamda da belli ölçülerde kendini toparlamış, ama esas önemlisi daha özgür ve hukuk devletine daha yakın bir ülke olabilmenin temelleri atılır.
İktidar bütün bu süreçte ne yapacak? Her şeye rağmen kutuplaşmayı tırmandırmak isteyecek mi? Teorik olarak bu varsayım hep masada. Ama unutmayalım ki Türkiye çok ciddi bir ekonomik kriz yaşıyor. Bu ekonomik kriz seçim nedeniyle belli anlamlarda iktidar tarafından donduruldu. Ama şu andan itibaren, işte çarşamba günü, bugün denmişti çarşambaya ertelendi, yeni paket ile beraber herhalde çok sıkı bir ekonomik program hayata geçirmek zorunda kalacaklar. Ve otoriterliğin artırıldığı, baskının artırıldığı bir yerde, bir ülkede bunu hayata geçirebilmelerinin çok da fazla mümkün olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla belli anlamlarda muhalefet de, bu konuda yazan çizen, ekonomi ile ilgili yazan çizen arkadaşlar, Medyascope’ta da bunlar yapıldı –Ali Rıza Güngen mesela bunu söyledi, Bahadır Özgür bunu söyledi, Duvar‘da yazdı ya da burada bizim yayınlarda söyledi–, böyle bir realite de var. Bunu da hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekiyor.
Siyasî iktidarın önünde çok zor bir ekonomik gündem var. Ve bu ekonomik gündemi, bu zor süreci aşabilmesi için kutuplaşmayı tırmandırmak hiç de böyle bir döneme özgü bir politika, strateji olmayacaktır. Bunu da bir yere yazmak lazım. Bir diğer husus da tabii şu var: Bu sabahki yayında da söyledim, siyasî iktidar, Erdoğan isteyebilir, şunu yapmak isteyebilir, bunu yapmak isteyebilir. Burayı tırmandırmak, burayı kısmak isteyebilir. Onun önünü kesmek, bunun önünü açmak isteyebilir. Ama artık her istediğini istediği şekilde, istediği zamanda yapabilen bir iktidar ve Erdoğan yok. Giderek güçsüzleşen, bu seçim yenilgisi ile bu güçsüzlüğü daha da ortaya çıkan bir siyasî iktidar ve Erdoğan var.
Dolayısıyla olaylara bakarken Türkiye’deki kutuplaşmadan çıkmanın mümkün olduğu tezimi bununla beraber değerlendirmek istiyorum, beraber ele almak istiyorum. Eğer Erdoğan bundan 4-5 yıl önceki gibi olabilseydi, belki bir şeyleri durdurabilirdi. Mesela Haziran seçiminin ardından, Haziran seçimlerini beğenmeyip Kasım’a kadar ülkede Kasım seçimlerini alabilme imkânını bir şekilde çok ağır faturalarla tabii ki, ülkenin ödediği ağır faturalarla gerçekleştirebilmişti. Ama sanki o artık gücünün en son ânıydı. Artık böyle bir gücü olduğunu sanmıyorum. İstese de yapabileceği kanısında değilim. Ama bunun tabii ki Türkiye’yi bir rehavete sürüklememesi gerekiyor. Erdoğan’ın ve AKP’nin hâlâ çok ciddi bir gücü var. MHP’nin bir gücü var. Ama ikisinin ortak toplam gücü, bu koalisyon artık Türkiye’yi yönetebilir bir koalisyon değil.
Önümüzdeki günlerde yeni koalisyonlar, yeni ittifakları tartışmaya başlayacağımızı düşünüyorum. İşte burada toplumun bir aktör olarak yer alabilmesinin imkânını bu seçimler aldı. “Ne isterlerse yaparlar, biz istediğimiz kadar uğraşalım hepsi nafile, ülke şöyle kötü, böyle kötü” şeklinde yapılan değerlendirmeler, Türkiye’nin yepyeni bir Türkiye’ye doğru evrilmesini mümkün kılacak politik derinliği vs. hiçbir şekilde içermiyor. Bunlar sığ değerlendirmeler, teslimiyetin değerlendirmeleri. Seçim sonuçları bize pekâlâ Türkiye’nin tekrardan ekonomik anlamda, ama esas olarak demokratik anlamda ayağa kalkabileceğini çok ciddi bir şekilde gösterdi. Bunu veri olarak alıp kutuplaşma tuzaklarına daha fazla düşmeden tüm toplumun tüm kesimlerine eşit mesafede, –bakın, “Niye eşit mesafede bakayım?” diyecekler vardır, ama bence bunu vurgulamak lazım– herkese eşit mesafede durabilen kişi ve kurumların sayısı arttıkça Türkiye gerçek anlamda demokratik anlamda, özgürlükler anlamında düze çıkabilecektir. Ve ben bu imkânın şu anda 31 Mart seçimlerinden sonra yakalanmış olduğu kanısındayım. İktidarın zayıflığından gelen öfkeli açıklamalarını veri olarak almak bence çok anlamlı değil. Bunlar artık bir şeyi belirleyememenin verdiği o sıkıntıdan kaynaklanan tepki çıkışları. Daha sakin bir şekilde bakıp ileriye doğru bakmak ve Türkiye’nin nasıl 31 Mart’ın sağladığı zeminde nasıl tekrardan eskisinden çok daha güçlü bir şekilde tabii ki, demokratik bir ülke olabileceğine kafa yormamız lazım.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.07.2019 Cemaatlere yasal statü verilirse ne olur?
18.07.2019 “Düşmanımın düşmanı düşmanımdır”: Fethullahçılığın gölgesindeki Gezi Davası
17.07.2019 Tanıdığım Fethullah Gülen
17.07.2019 Transatlantik: Doğu Akdeniz’de neler oluyor? S400/F-35 krizi & Üçüncü yılında 15 Temmuz
16.07.2019 Fethullahçılığın Türkiye’de bir geleceği var mı?
15.07.2019 15 Temmuz’un üç yıllık bilançosu
15.07.2019 15 Temmuz’un üçüncü yılında Türkiye: Dönemin AK Parti İstanbul İl Başkanı Selim Temurci ile söyleşi
12.07.2019 KADEM’in kaderi: İslami camiada kadın sorunu tartışması kızışıyor
11.07.2019 Türkiye’de din-siyaset ilişkilerinde yepyeni bir dönem
10.07.2019 Hangi dava? Hangi ümmet?
19.07.2019 Cemaatlere yasal statü verilirse ne olur?
11.07.2019 Religion et Politique en Turquie: je t’aime, moi non plus
09.07.2019 Changing and fluctuating political balances in “Brand New Turkey”
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı