Çözüm süreci sadece Bahçeli ile yürüyebilir mi?

20.05.2026 medyascope.tv

20 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Pazartesi gününden beri Devlet Bahçeli’nin Türkgün gazetesinde yayımlanan o uzun yazısını konuşuyorum, tartışıyorum çok sayıda birbirinden farklı konukla ve bunu sürdüreceğim de. Bugün başka yayınlar da olacak, yarın yine olacak. Cuma günü Kemal Can’la illaki bunu da konuşacağız. Çünkü kimilerinin aksine ben bu süreci çok önemsiyorum; başından beri böyleyim. Medyascope olarak da böyleyiz. Bu yüzden bize destek veren, bizi takdir edenler de var; bize kızanlar da var, olabilir, bu normaldir. Ama şunu özellikle söylemek istiyorum: Başından beri açıkçası bu sürecin sahipleneni çok az oldu. Bunların en başında Devlet Bahçeli geliyor. Devlet Bahçeli bu süreci en olmadık zamanlarda, çıtayı yükselterek, önemli çıkışlar yaparak ve birtakım şeylerin altını çizerek hep sahiplendi. Bu sürecin bir başka sahibi Abdullah Öcalan. Ama onun sahiplenmesi bir şekilde gizli kalıyor; çünkü Öcalan’ın 27 Şubat açıklaması başta olmak üzere birtakım yaptığı açıklamalar dışında, ne söylediğini bizden gizlemeye çalışıyorlar. "Gizliyorlar" diyemeyeceğim; çünkü Medyascope olarak biz, şahsen ben, Öcalan’ın değişik dönemlerde heyetlerle yaptığı görüşmelerin notlarından çok önemli haberler yaptık. Bunların her biri ayrı ayrı bayağı bir ilgi uyandırdı ve bu haberleri yaptığımız için de gerek devlet gerekse Kürt hareketinin değişik temsilcileri tarafından eleştirildik, kızdılar. Bunun yanlış olduğunu söylediler ki tam tersi, onların yaptığı bir yanlışın kısmi olarak düzeltilme çabası olarak görmek lazım; ama her şeyin ötesinde gazetecilik faaliyeti olarak yaptık ve çok da etkili oldu. Sanılanın, onların iddia ettiğinin aksine, sürece zarar değil tam tersine yarar verdi.
Şimdi bu biraz kişisel bir mesele ama şunu özellikle söylemek istiyorum: Başından beri bu sürecin çok ciddi bir iletişim sorunu var. Bunu doğrudan üstlenen bir kurum yok. Yani bunun halkla ilişkilerini yapan, bunun kamuoyuna aktarılmasını sağlayan hiçbir kurum yok. Biliyoruz ki bunu devlet adına Millî İstihbarat Teşkilatı yürütüyor. Millî İstihbarat Teşkilatı’nın tabii ki halkla ilişkiler vesaire birimleri vardır ve belki de bu süreçle ilgili bir şeyler de yapıyorlardır. Zaman zaman görüyoruz; “Ankara’daki kaynaklar” diye haberler yapan bazı gazeteciler var, bunların MİT tarafından bilgilendirildiği anlaşılıyor. Ama bunlar çok zayıf; devletin bu konuyu ciddi bir şekilde gündeme aldığını görmedik. Özellikle de iktidar yanlısı medya bu konudan uzak duruyor, resmen uzak duruyor. MHP’nin medyası zayıf ama AKP’nin, Erdoğan’ın kontrol ettiği çok güçlü bir medya var ve bu medya topa girmiyor; çünkü bu konuda kendilerine bir telkin yok anlaşılan. Bu da süreci çok ciddi bir şekilde bence zaafa uğratıyor. Zira sürece karşı olanların, gerek Türk kamuoyunda gerek Kürt kamuoyunda, çünkü özellikle diasporada birtakım Kürt milliyetçisi çevreler de bu sürecin aleyhine bayağı bir yayın yapıyorlar. Orada işleyen mekanizmalara müdahil olabilecek, onları engelleyebilecek ve toplumsal rızanın üretilmesine de katkıda bulunabilecek hemen hemen hiçbir şey yok.
Devlet Bahçeli, hakkını vermek lazım, özellikle Kürtlerin devlete karşı güvensizliğini gidermede çok önemli bir rol oynuyor. Bunu özellikle vurgulamak lazım ve Türk milliyetçileri içerisinde de bu sürece çok da fazla saldırgan bir karşıtlığın gelişmesini engelliyor. Dün mesela Ülkü Ocakları’nın düzenlediği Gençlik Kurultayı’nda Devlet Bahçeli, açık açık bu süreci Türk milliyetçilerinin "Kızılelma"sı olarak tarif etti ve bütün ülkücü gençleri bu süreci sahiplenmeye çağırdı. Bu çok önemli bir çıkış; ama bunun bir başka versiyonunu başka yerlerde göremiyoruz. Kürt hareketi bu konuda çok büyük bir zaaf ve eksiklik içerisinde. Şunu diyeceklerdir: "Bizim medyamız yok." Var ama o medyanın, özellikle yurt dışında var olan medyanın, Kürt olmayan ve Kürt hareketine sıcak bakmayan kesimlere ulaşma diye bir sorunu var. Ya siz o medyayı herkese, tüm Türkiye’deki insanların izleyeceği, takip edeceği bir yere taşıyacaksınız ya da sizin aktörleriniz, siyasi figürleriniz başka medya organlarında, Kürt olmayan ve Kürt hareketine sıcak bakmayan insanlara birtakım barış ve uzlaşma mesajları verecek. Bu noktada çok büyük bir eksiklik var. Selahattin Demirtaş dışarıda olsaydı ya da siyaset yapmama kararını iptal edip cezaevinden de olsa süreci destekleyen birtakım yazılar yazsa, röportajlar verse bunun sürece çok ciddi bir katkısı olurdu. Şu anda Kürt hareketi içerisinde, yasal platformdaki isimlerden böylesine zor bir görevi üstlenebilecek çok fazla kişi yok. Buna karşılık, özellikle Kandil’deki bazı isimlerin bu konuda bir şeyler söyleyebileceğini düşünüyorum. Tabii ki Kürt hareketine sıcak bakmayan kesimler bunlara "terörist" vesaire diyecektir ama yine de onların doğrudan Türk kamuoyuna yönelik birtakım mesajlar vermesi bence önemli olacak.
Bahçeli’nin pazartesi günü kaleme aldığı ya da altına imzasını koyduğu metinde de bu iletişim sorunu yer yer ele alınmış. Önerdiği mekanizma olan, en üst mekanizma: ‘‘Terörle Mücadele Devlet Koordinasyon Merkezi" diye bir yapıdan bahsediyor ve bu yapıya, olası kara propagandalarla mücadele etme ve toplumu bu konuda bilgilendirme görevi veriyor. Bence bu çok acil bir şey; onun adı ne olur bilmiyorum ama birilerinin bu işi açık bir şekilde üstlenebilmesi, yani bir tür "sürecin basın sözcülüğünün" hayata geçmesi; basın ve halkla ilişkiler birimi, artık adı her neyse, mesela bizim, gazetecilerin başvurabileceğimiz bir yerlerin olması gerekir. Öte yandan, yine Bahçeli’nin söylediği çok önemli bir husus daha var; Abdullah Öcalan’a bir koordinatörlük atfediyor, biliyorsunuz. Medyayla, STK’larla ve bazı akademisyenlerle doğrudan görüşme imkânının sağlanmasını söylüyor ki bu da çok önemli bir gelişme olur. Şu hâliyle baktığımız zaman sahipsiz bir süreç var ya da sahiplerinin etkisinin sınırlı olduğu bir süreç var. Esas sahiplenmesi gerekenler, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, bu konuda çok fazla hevesli değiller.
Bunu aşmamaları, bu sahipsizliği sürdürmeleri hâlinde bu süreç hepimizin elinde pekâlâ patlayabilir. Herkesin, bunun özellikle toplumsal rıza gerektirdiğini bilmesi lazım; süreçle ilgili farklı farklı kesimlerin farklı farklı şüpheleri, kaygıları ve güvensizlikleri var. Bunları giderebilecek ve o toplumsal uzlaşıyı hayata geçirebilecek birtakım ilişkileri, mekanizmaları hayata geçirmeleri lazım. Yoksa bunların hiçbirisini yapmayıp bu konuda karınca kararınca bir şeyler yapmaya çalışan kişilere akıl vermeye kalkmak ya da onlara fırça atmak vesaire ile bu iş olmaz. Bu iş, sadece Öcalan’la devletin bazı yetkililerinin görüşerek halledebileceği bir iş değil. Bu iş yapılacaksa tüm toplumun bir şekilde buna kademe kademe de olsa dâhil edilmesi ve toplumun farklı kesimlerinin endişelerinin, kaygılarının giderilebilmesi lazım. Bunun da yolu, çok kaba deyimiyle halkla ilişkilerdir. Şu ana kadar halkla ilişkiler konusunda 18 ayda sıfıra sıfır; elde var sıfır. Hatta sıfır da değil, eksi bile olduğunu söyleyebiliriz. Umarım bundan sonra bu iş telafi edilir, bu konuda gerekli adımlar atılır ve gerekli mekanizmalar kurulur. Bu konuyu işlemeye devam edeceğim; çünkü bunu hem bir gazetecilik hem de bir vatandaşlık görevi olarak görüyorum ve Türkiye’nin bu barışa çok ciddi bir şekilde ihtiyacı var. Hepimiz elimizden geldiği kadar buna katkıda bulunmalıyız.
Bugünün ithafı... Çok geciktim, neredeyse bir yıl olacak; ilk ithaftan bu yana neredeyse bir yıl olacak ve ancak sıra geldi Cem Karaca’ya. Hâlbuki Cem Karaca, benim çocukluğumun ve ilk gençliğimin çok önemli bir parçasıdır; çünkü onunla ilk şeyleri gördük. Rock müzik, Anadolu Rock, artık her neyse... Bir diğeri tabii ki Barış Manço; birbirlerine rakip olarak hep görüldüler. Aslında benzer ama birçok açıdan farklı şeyler yaptılar. Bir diğer husus da Cem Karaca’nın belli bir dönemden, 70’li yılların ortalarından itibaren daha sol bir kimlikle ortaya çıkmasıydı. O tarihlerde devrimci grupların düzenlediği gecelerde sahneye çıkardı. ‘‘1 Mayıs’’ı söylediği için kendisine dava açıldı; hatta vatandaşlığını kaybetti Cem Karaca. Almanya’da yaşarken 12 Eylül’den sonra ‘‘Türkiye’ye dön’’ çağrısı yapıldı ama dönmedi. 6 Ocak 1983’te vatandaşlıktan çıkartıldı. O günleri hatırlıyorum; ben de cezaevinden çıkalı bir yıl falan olmuştu. Çok şaşırmıştık ve üzülmüştük. Cem Karaca çünkü Türkiye’nin sembol isimlerinden birisiydi ve 12 Eylül rejimi tarafından vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Başka bazı sanatçılar da vardı ama en popüleri tabii ki Cem Karaca’ydı. Sonra bir şekilde Turgut Özal’la görüşüyor Almanya’ya geldiğinde Turgut Özal, bir arkadaşı aracılığıyla onu ikna ediyor ve Özal’ın gayretleriyle 1987’de Türkiye’ye döndü Cem Karaca.
Tabii ki müzik olarak, şimdi grupların adlarına bakın: Apaşlar, Kardaşlar, Moğollar, Dervişan, Edirdahan. Edirdahan, Edirne-Ardahan birleşimiymiş, bunu çok bilmiyorum açıkçası. Biz daha çok Apaşlar’ı kısmen, Kardaşlar ve Moğollar’ı biliyorduk. Bir de yıllar sonra, Barış Manço’nun ölümünün ardından onun grubu Kurtalan Ekspres ile de sahneye çıktı Cem Karaca. Cahit Berkay’la bayağı birlikte iş yaptılar. Bir de oğlu var, Emrah Karaca; ama ölümünden sonra çok saçma sapan birtakım spekülasyonlarla, "Cem Karaca’nın oğlu ondan değilmiş" gibi bir yalan üretilerek hakikaten kemiklerini sızlattılar. Bunu yapanları affetmek bence mümkün değil. Bir de tabii şunu da söyleyelim; Cem Karaca’nın annesi Toto Karaca, o müthiş bir kadındı, 92 yılında öldü, Ermeni. Babası da Azerbaycan asıllı Mehmet Karaca. Sanatçı ana-baba; onlarla beraber, hep sanatın içinde büyümüş birisi.
Yıllar sonra Türkiye’ye döndükten sonra Cem Karaca’yı Fethullah Gülen ile birlikte görenlerin bazıları, eskiden sevenlerin bazıları çok kızdılar. Haklılar mı, haksızlar mı bilmiyorum. Fotoğrafta görülen diğer kişi de CHP’nin eski Genel Sekreteri Kasım Gülek. O dönemleri çok iyi hatırlıyorum; Fethullah Gülen’in Amerika’ya kaçmadan önceki faaliyetleri, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı faaliyetleri... Fethullahçıların en büyük özelliği, karşısındakine duymak istediğini söylemektir. Cem Karaca da Türkiye’ye döndükten sonra, eskiden kendisini çok seven (sol hareket üzerinden seven) insanların bir kısmı tarafından dışlandı; "dönek" falan dediler. Ki o da böyle olmadığını söyledi, hatta bir şarkısında da bunu söylediğini hatırlıyorum. Böyle bir yerde kendini belli anlamlarda yalnızlaşmış hissettiği zaman... Fethullahçıların en büyük özelliği budur, ava çıkarlar. Onu da bir şekilde bence yanlarına çekebildiler, öyle diyeyim. Böyle çok kişi vardır. Fethullahçıların bu şekilde... Şimdi "kandırma" lafı çok saygısızlık olur, "kandırma" demeyelim ama akıllarını çeldiler yani, sadece Cem Karaca değil. Dolayısıyla benim için o fotoğraf, Fethullah Gülen’le olan fotoğrafı, Cem Karaca hakkındaki düşüncelerimi hiçbir zaman bozmamıştır. Fethullah Gülen ile Cem Karaca arasında dağlar kadar fark var; onu da özellikle vurgulamak istiyorum. Cem Karaca ne yaptıysa bu ülke için yaptı. Diğeri için bunu söylemem açıkçası mümkün değil.
Cem Karaca’yı 2004 yılında kaybettik. Çok erken bir ölüm. 1945 doğumlu olduğuna göre 60 yaşını bile bulamadan, erken gitti. Barış Manço da erken gitmişti, ondan daha önce gitti. Onlar bir yerde hep varlar. Özellikle neydi bir şarkısı? ‘‘Resimdeki Gözyaşları’’, galiba Cem Karaca’nın ilk, en popüler olan şarkısı oydu. Ama bu arada çok sayıda eser üretti, albüm yaptı; Nâzım Hikmet’ten, Ahmed Arif’ten, birçok şairden şiirleri besteledi. Ve hep... Nasıl söyleyeyim? ‘‘Tamirci Çırağı’’ şu anda ilk aklıma gelen; kaç kere dinlemişimdir, hâlâ dinliyorum. Bir de şöyle bir şey söyleyeyim; babamın ve abimin yedek parça dükkânları vardı ve hayatımız hep tamircilerle iç içeydi. ‘‘Tamirci Çırağı’’ benim için gerçekten bambaşka bir yer tutar.  Ama çok sayıda parçasıyla Cem Karaca, Türkiye’de müziğin ölümsüzleri arasına girdi ve her zaman için saygıyı ve sevgiyi hak eden birisi olarak aramızdan ayrıldı. Kendisine buradan — nasıl mümkünse artık — sevgilerimi iletiyorum; saygıyla ve rahmetle anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.05.2026 Mutlak butlan Erdoğan'ın derdine derman olur mu?
21.05.2026 Taha Akyol yorumluyor: Hiçbir hukukçunun havsalasının alamayacağı bir karar
20.05.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: "Öcalan’ı merkeze alan bir süreç AKP için çok riskli"
20.05.2026 Çözüm süreci sadece Bahçeli ile yürüyebilir mi?
19.05.2026 Transatlantik: Trump Çin'de ne umdu ne buldu? | Hürmüz Boğazı bilmecesi
19.05.2026 Devlet Bahçeli süreç konusunda ne kadar samimi? | Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi
18.05.2026 Gürkan Çakıroğlu: “Sürecin artıları MHP’ye, eksileri AK Parti’ye yazar”
18.05.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: Bahçeli’nin yazısı ne anlama geliyor?
18.05.2026 Selahattin Demirtaş’ı bir rahat bırakmıyorlar! |
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı