Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: CHP oyuna mı geldi?

19.02.2026 medyascope.tv

19 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Evet, Burak Bilgehan Özpek'le devam ediyoruz. Burak, merhaba.
Burak Bilgehan Özpek: Merhaba Ruşen abi.

Ruşen Çakır: Ne diyorsun? Raporu okudun. Şaşırdın mı?
Burak Bilgehan Özpek: Şaşırmadım. Rapor tam beklediğim gibi geldi. Zaten siyasi partilerin öncesinde hazırladıkları raporları da okumuştum. Şimdi şöyle başlayayım ben yorumuma. Ruşen abi, eskiden biz birbirlerine uygun olduğunu düşündüğümüz arkadaşlarımızı birbirleriyle tanıştırırdık, değil mi? İşte konuşsunlar, görüşsünler; eğer anlaşabiliyorlarsa arkadaşlıklarına devam etsinler diye. Şimdi bir süre sonra fark ettik ki böyle planlanmış buluşmalar iki arkadaşımızı da çok geriyor ve taktik değiştirdik. Bunun yerine kalabalık bir insan grubu olarak toplanıp; işte bir doğum günü kutlaması olabilir, bir parti olabilir, bu insanları sanki organik bir şekilde tanışıyorlarmış gibi bir araya getirmeye karar verdik. Yani birbirlerine uygun olduğunu düşündüğümüz insanları böyle planlanmış, yapılandırılmış bir buluşma yerine; daha kalabalık insan grubunun bir arada olduğu, sanki birbirleriyle tesadüfen karşılaşıyorlarmış gibi bir ortama soktuk. Öyle bir strateji belirledik. Şimdi 2013-15 arasındaki süreçten farklı olarak şu anda yaşadığımız komisyon da bizim bu taktik değişikliğimize benziyor. Yani AKP ve DEM Parti'nin birbirleriyle kuracakları ilişki için birçok parti, birçok insan seferber olmuş durumda. Yani günün sonunda DEM Parti'in aslında AKP'nin siyasi ikbali açısından gerekli olan desteği verip vermeyeceğini konuşmamız gerekirken birçok başka konuyu konuşuyoruz. Ve aslında bence bu rapor iyi oldu. Çünkü bu rapor sayesinde biz aslında iyi okunduğu zaman AKP ve DEM arasındaki işte adımları, müzakere sürecini ve bunun nasıl ilerleyeceğini biraz daha net görebiliyoruz. Yani benim ilk yorumum bu olur.

Ruşen Çakır: Buradaki kilit şey, AKP'nin ihtiyacı olan bir desteğin DEM Parti tarafından verilip verilmeyeceği, ki bu zaten sürecin, komisyon da değil sürecin başından itibaren bir bakış açısı; bunun esas meselesinin – ki sen de onlardansın bildiğim kadarıyla – iç politika kaygılarıyla, iktidarın birtakım kaygılarıyla olduğu meselesi. Peki o zaman tabii şöyle bir husus oluyor. Hep aynı tartışmaları tekrar yapıyoruz ama bence önemi var. CHP burada oyuna mı geldi?
Burak Bilgehan Özpek: Evet. Evet, yani bunu söyleyebiliriz. Şöyle bir durum var ortada. Şimdi rapora baktığınız zaman vananın hükümetin elinde olduğunu görüyoruz. Yani ben raporu okuduğum zaman şunu gördüm: bir ön koşul olarak güvenlik bürokrasisinin örgütün silah bıraktığına dair rapor yazması ve bir şekilde bunun garantilerini siyaset kurumuna sunması bekleniyor. Şimdi güzel, yani kağıt üzerinde güzel duruyor ama biraz güvenlik bürokrasisinin psikolojisi üzerine düşünelim. Yani iktidarın denetiminden bağımsız, gerçekten teknokratik işleyen bir güvenlik bürokrasisi var mı? Yani güvenlik bürokrasisinin örgütün akıbetine dair yazacağı yorum, iktidarın telkinlerinden uzak, son derece teknik bir rapor mu olacak ve iktidar, siyaset kurumu genel itibarıyla buna göre mi hareket edecek; yoksa güvenlik bürokrasisi iktidarın tutumuna göre mi rapor yazacak? Şimdi Ankara'yı ve bürokrasiyi biraz bilenler ikincisini söylerler. Yani siyasi sorumluluğu güvenlik bürokrasisi bence üzerine almaz. Dolayısıyla örgütün bitip bitmediğinin tahlilini, teşhisini güvenlik bürokrasisi değil bizzat iktidar yapacak. Yani sürecin ilerleyip ilerlemeyeceğini söylemek için güvenlik bürokrasisine devredilen bir yetki var, değil mi? Ama biz şunu çok iyi biliyoruz ki, yani Türkiye'de mevcut sistemde yürütme erkinin denetimi dışında ve telkinleri dışında hareket edebilecek bir bürokrasi yok artık. Ben bu noktadan çıktığım zaman şunu söyleyebilirim: Güvenlik bürokrasisine tevdi edilen bu görev aslında hükümetin terörün bitip bitmediği teşhisini yapabilmesi için ortaya koyduğu bir koşul. Muğlak bırakılmış bir koşul. Yani 2013-2015 yılları arasında mesela hükümet orada bir tehdidin olmadığını, bunun sürecin doğal sonucu olduğunu söyleyerek bir sorumluluk üstlenmişti aslında. Şu anda bu sorumluluğu üstlenmiyor ve terör örgütünün silah bırakıp bırakmadığını söylemek için, yani sürecin ilerlemesi için güvenlik bürokrasisi gibi bir şart öne sürüyor. Şimdi ne için bu şartı öne sürüyor? Raporun ilerleyen sayfalarında şunu görüyoruz: İşte İçişleri Bakanlığı tarafından görevden el çektirilen belediye başkanlarının yerine belediye meclis üyeleri tarafından seçilen yeni birisinin başkan olabilmesi. Şimdi bu ne demek? Bu da bana şunu anımsatıyor: Yani eğer belediyelerin DEM Parti'ye tekrar verilmesi söz konusuysa bu biraz işte sürecin ilerlemesine bağlı. Yani hükümet şunu söyleyecek: "Terör bitti, artık silahlar bırakıldı ve yeniden bir yasal düzenlemeyle – ki aslında yasalarda da var bu – belediye meclisi tekrar kendi arasından bir adayı seçsin ve belediye başkanı bu kişi olsun. Yani bu belediyeler DEM Parti'ye geri verilsin." Şimdi bu bana bir al-ver sürecini hatırlatıyor Ruşen abi. Yani burada estetik bir demokrasi projesi yok ya da Türkiye'nin jeopolitik endişelerinden kaynaklanan bir hamle yok. Burada DEM Parti'ye "Belediyelerinizi geri almak istiyorsanız hükümetin terörün bittiğine dair bir teşhiste bulunması gerekir" gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Yani böyle koşullandırıyorlar. Peki hükümet niçin terörün bittiğine dair ya da teröristlerin tamamen silah bıraktığına dair bir kanaat ortaya koysun? Niçin bu teşhisi yapsın? Bunun karşılığında DEM Parti'den bazı istekleri olacak. Yani raporun yazılmayan kısımları da burası bence.

Ruşen Çakır: Şimdi siyasetin üzerinden devam edelim. İYİ Parti komisyona üye vermedi. Zafer Partisi zaten Meclis’te yok, başından itibaren sürece karşı çıktı. Hatta bugün yaptıkları açıklamada işte ‘‘Türkiye'ye yönelik ilk resmî büyük tehdit’’ falan gibi bir cümle hatırlıyorum. Onlar güçlenecekler mi bu şeyden? Ne dersin? Özellikle İYİ Parti ve Zafer Partisi siyaseten süreç sayesinde daha bir kuvvetlenirler mi?
Burak Bilgehan Özpek: Milliyetçi bir tepki olabilir ama önce şunu söyleyeyim; bir önceki sorunuza tam cevap veremedim. Yani bir al-ver sürecinin olması olabildiğince estetize edilmeye çalışılıyor; işte böyle bir komisyon vasıtasıyla ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin de katkısıyla raporun ikinci bölümüne demokrasiyle alakalı bir şeyler eklenmiş. Siz de okudunuz raporu. Şimdi şöyle bir durum var: Cumhuriyet Halk Partisi'nin katkısıyla rapora eklenen o Türkiye'nin demokratikleşmesi ile ilgili kısımlar yasal düzenleme gerektiriyor mu sizce? Yani Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması yasalar el vermediği için mi gerçekleşmiyor Türkiye'de?

Ruşen Çakır: Hayır. Sadece iktidarın keyfiyetinden vazgeçmesi isteniyor.
Burak Bilgehan Özpek: Vazgeçmesi isteniyor. Dolayısıyla şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, aynı zamanda Cumhurbaşkanı; Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı olarak bu raporun altına imza atıyor. Öyle değil mi? Fakat Cumhurbaşkanı olarak altına imza attığı maddeleri uygulamaktan imtina ediyor; güvenlik gerekçesiyle, milli güvenlik gerekçesiyle veyahut kamu yararı gerekçesiyle. Dolayısıyla şimdi o konunun muhatabı, yani Cumhuriyet Halk Partisi kendisini buradan meşrulaştırıyor ama o konunun çözüm yeri o komisyon değil anladığım kadarıyla, bildiğim kadarıyla. Yani Türkiye'yi okuyabildiğim kadarıyla. Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olarak irade ortaya koyduğu zaman ya da ortaya koyduğu AYM ve AİHM kararlarını uygulamama iradesini geri çektiği zaman zaten sorun çözülüyor. Yani yasal bir düzenlemeye gerek yok. Toplantı ve Yürüyüş Kanunu’yla ilgili yasal bir düzenlemeye gerek var mı? Bu zaten anayasal bir hak. Orada zaten güvenlik güçlerinin tepkileri ya da işte yürüyüşleri engelleme reaksiyonları oldukça keyfi ve siyasi. O yüzden yani sanki bu projenin bir de demokrasi ayağı varmış gibi gözüküyor Cumhuriyet Halk Partisi'nin sayesinde ama yok. Ve ben şuna geliyorum: Yani ortada aslında biraz pornografik bir al-ver süreci varken Cumhuriyet Halk Partisi'nin burada olması meseleyi biraz karmaşık hale getiriyor ve iktidarın çok arzu ettiği bir şey bu. Çünkü o brütal, nasıl söylesem, biraz insanların duymaktan hoşlanmayacağı al-ver süreci CHP'nin masada olması sayesinde daha karmaşık, daha ulusal bir projeymiş gibi gözüküyor. Ve hiç de Ruşen abi şaşırtıcı olmayan bir şekilde biz her bu komisyon aşamalarından önce bir mutlak butlan şayiasıyla muhatap oluyoruz. Yani Cumhuriyet Halk Partisi'nin tepesinde sallanan bir kılıç var ve işte partinin yeniden Kılıçdaroğlu'na devredilmesi, Özgür Özel'in genel başkanlığının düşürülmesi gibi tehditler bu komisyon aşamalarından önce bir şekilde medyaya servis ediliyor ve Cumhuriyet Halk Partisi mecburen, mevcut yönetim partiyi koruyabilmek için ya da kendi pozisyonlarını koruyabilmek için hükümetle komisyon üzerinden bir cooptation, bir uyumlanma eğilimi gösteriyorlar. Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi bu meselenin AKP ve DEM arasında bir al-ver pazarlığı olduğunun farkında değil mi? Bence farkında. DEM Parti'nin işte Öcalan'ın güdümüne sokularak muhalefetten ayrışması ve Cumhur İttifakı'nın önümüzdeki dönem yeni anayasa gibi, Erdoğan sonrası dönem gibi düzenlemelerine yardımcı olacağının ya da yardımcı olmasının istendiğinin farkında mı? Evet, farkında. Fakat Cumhuriyet Halk Partisi bu komisyonun dışında durabilir mi? Hayır. Ne zaman böyle bir durum ortaya çıksa birdenbire mutlak butlan hikayesi ortaya çıkıyor. Yani geçen hafta da çıktı ve Cumhuriyet Halk Partisi komisyon raporunu imzaladı. Dolayısıyla, sizin sorunuza da cevap vereyim İYİ Parti ve Zafer Partisi ile alakalı, Cumhuriyet Halk Partisi'nin ana endişesi muhalif kesimlerin çözüm sürecine karşı olan tepkisini temsil etmek yerine kendi kurumsal yapısını muhafaza etmek. Orada bir temsiliyet krizi ortaya çıkıyor. Milliyetçi partiler ya da sağ muhalefet partileri diyelim o noktada ortaya çıkıyor. Eğer onlar bu memnuniyetsizliği, muhalefetteki memnuniyetsizliği doğru temsil ederlerse tabii ki oy oranlarını arttırırlar. Burada doğru temsilden kastım da şu, onu da böyle biraz somutlaştırayım: Yani bu meseleyi çok böyle hamasi ve beylik laflarla "bir ihanet projesidir" deyip sloganlaştırmak bence işe yaramaz. Olabildiğince çok daha teknik ve meselenin içinde barındırdığı mantık hatalarını işleyerek, onu politize ederek halka anlatmak gerekiyor. Yani burada Cumhuriyet Halk Partisi'ne saldırarak ya da işte daha böyle hamasi sloganlarla genç bekar erkek gruplarını heyecanlandıracak bir ruh hali içerisinde ilerlemek mi kazandırır? Ben mevcut siyasi atmosferi okuyarak, oradaki partilerin pozisyonlarını halka anlatarak ve kurulan komisyon masasının aslında neye hizmet ettiğini, hangi iç politika gelişmesine hizmet ettiğini söyleyerek daha fazla kazanırlar diye düşünüyorum. Çünkü mesele sadece çözüm süreci meselesi değil. Türkiye'de bir de kutuplaşma meselesi var; hükümet yanlılığı, hükümet karşıtlığı meselesi var. Yani sadece bir milliyetçilik söylemi üzerinden gidip Cumhuriyet Halk Partisi'ne de saldırarak, yani Cumhuriyet Halk Partisi'ne hatta daha fazla saldırarak ilerlerlerse o kadar zannettikleri kadar başarılı olmayabilirler. Ama kendi noktalarını ortaya koyup CHP ile ilgilenmeyip CHP'nin mevcut koşullarını da bir otoriterleşme pratiği olarak, yani bir şantaj mekanizması olarak öne koyarlarsa bence bu süreçten hem muhalif kimliklerini koruyarak hem muhalefetin gücünü koruyarak hem de kendilerini büyüterek çıkabilirler.

Ruşen Çakır: Son olarak şunu sormak istiyorum. Şimdi şu ya da bu şekilde işte örgütün silah bıraktığı tescillendikten sonra falan birtakım adımlar atılması söz konusu. İnsanın aklına hep yıllar önceki Habur görüntüleri geliyor. Öyle görüntüler yaşanmayacaktır herhalde ama yine de yurt dışındaki, sürgündeki siyasetçiler gelecek. Birtakım militanlar, silah bırakan militanlar, kimisi adını bilmediğimiz ama bazıları belki de bildiğimiz insanlar gelecek vesaire. Cezaevlerinden çıkanlar olacak, şu olacak, bu olacak ve bir hareket olacak. Bu hareket herhalde birtakım tepkilere de yol açacak, bu tür gelişmeler. Öyle değil mi? Yani çünkü diyelim ki cezaevlerinden çok sayıda insan çıkacak, binlerce insan Türkiye'ye gelecek. Ne yapıp edecekleri ayrı mesele; Habur'daki gibi birtakım iletişim kazaları yaşanırsa kesinlikle olur da iletişim kazası yaşanmasa da bunlar bayağı bir kamuoyunun gündemine gelir herhalde. Ne dersin? Orada bunu yönetebilir mi bu süreci yürütenler?
Burak Bilgehan Özpek: Bence yönetebilirler. Yani medya üzerindeki güçleri sayesinde bu meseleyi olabildiğince gizleyebilirler, halkın dikkatinden kaçırabilirler, daha gizli kapaklı götürebilirler. Çünkü 2009'dan bu yana elde edilen tecrübeler var. Yani bu üçüncü girişim: 2009 girişimi, 2013-15 girişimi ve 2025'te başlayan hatta 2024'te başlayan girişim. Buradan öğrenilen şeyler var. Çeşitli vasıtalarla yani kamuoyunun dikkatini başka yöne çekerek; ne bileyim insanlara işte uyuşturucu operasyonları, işte daha fantastik seks skandalları falan konuşturarak bu meseleleri olabildiğince el altından götürebilirler. Çünkü benim anladığım, hakikaten orada suça karışmamış, yani eylem yapmamış teröristlerden ziyade eyleme karışmış olsa bile silah bırakanlara dair bir entegrasyon çalışması var. Yine benim anladığım Ruşen abi, bu insanlar işte DEM Parti'ye devredilecek belediyelerde çalışacaklar ve sürekli olarak gözetlenecekler. Yani böyle bir durum var. Entegrasyon dediğimiz şey, belediyelerde bu insanların çalışması, iş bulması ve bir şekilde her belediyeye atanan bir güvenlik komiseri tarafından bu insanların sürekli olarak takip edilmesi. Yani benim anladığım bu. Böylece bir entegrasyon süreci olduğu düşünülüyor. Bunun karşılığında da işte Abdullah Öcalan'ın bütün DEM Parti siyasetine hâkim olarak olabildiğince ilerleyen süreçte işte AKP'nin siyasi muhatabı, yani yeri geldiği zaman AKP tarafından konumlandırılmaya açık bir hâle gelmesi planlanıyor. O yüzden burada Adalet ve Kalkınma Partisi'nin önümüzdeki dönemde bir anayasa yapma gayreti var; işte Erdoğan sonrası dönemde iktidarın kime bırakılacağı meselesi var, muhalefetin zayıflatılması meselesi var. Burada DEM Parti, Öcalan liderliğinde çok kullanışlı bir aktöre dönüşebilir hükümet açısından. O yüzden eğer Öcalan bir aktör olarak Kürt siyasetinde yükseltilecekse bu tip tavizleri de vermek zorunda. Halkta uyandıracağı yankılar ve tepkiler de bence çok başarılı medya operasyonlarıyla halkın, toplumun dikkatinin başka yönlere çekilmesiyle önlenebilir. Bunu başarabilirler. Milliyetçi siyasi partilerin orada sesleri çok duyulmayabilir ya da istikrarsızlaştırabilirler. Zaten Cumhuriyet Halk Partisi'nin sürekli olarak benzer şantajlara maruz kalması da CHP'nin bu süreci siyasi açıdan kullanmasının önüne geçecektir diye düşünüyorum. Bir de bununla birlikte CHP'nin Kürt seçmenin tepkisini alma kaygısı var. Yani sadece şantajla da açıklayamayız bunu, onlar oradan da kopmak istemiyorlar. Yani muhalefette en güçlü medya baktığınız zaman Cumhuriyet Halk Partisi medyası. Muhalefet medyasının en güçlü damarı sol bir damar. Yani genel olarak bu süreci destekleyen isimler aslında bu sürece karşı bir politika, bir şey yürütemeyecekler yani ve o milliyetçi tepki marjinalize edilebilinir. Dolayısıyla ben o konuda bir sıkıntı yaşayacaklarını düşünmüyorum.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Burak yayınımıza katıldığın için. Sağ olasın.
Burak Bilgehan Özpek: Bir şey daha söyleyeyim Ruşen abi. Şimdi bunu da söylemeyi unuttum. Bugün mesela Ekrem Bey'in 5 gündür milletvekilleriyle görüştürülmediği haberini okuduk biz medyada. Bunları daha çok okuyacağız. Orada şunu anlamak lazım: Yani Abdullah Öcalan'ın çalışma hayatı serbestleştikçe ve Abdullah Öcalan'ın toplumla teması arttıkça Ekrem Bey'in toplumla teması azalacak. Burada böyle bir matematik var. Yani bu mesele kimsenin demokrasinin hayrına ya da Türkiye'nin âli uluslararası çıkarlarını düşündüğü için giriştiği, kapağını açtığı bir mesele değil. Burada eğer iç politikayla ilgili benim sunduğum argümanı insanlar satın alıyorsa beklentileri Öcalan'a açılan özgürlük alanının muhalefetin önemli liderlerine kapatılacağı yönünde olmalı. Bunu da söyleyerek bitireyim.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
21.02.2026 Yeni dinsel hareketler Türkiye’de niçin etkili olamıyor?
19.02.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: CHP oyuna mı geldi?
19.02.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: TBMM komisyonu görevini yerine getirdi mi?
17.02.2026 Türkiye'de burjuvazi var mı? | Prof. Üstün Ergüder anlatıyor
15.02.2026 Mahir Çayan haklıydı: Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde
14.02.2026 Resmen “kurucu önder” ama hâlâ tecritte
13.02.2026 Erdoğan ve ben: Bir tokalaşmanın 35 yıllık öyküsü
12.02.2026 Akın Gürlek ile yeni dönem: Sert başladı, sert sürecek
11.02.2026 Özgür Özel sarsılmış ama yıkılmamış
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı