Ali Babacan Medyascope’ta: “Eğer Altılı Masa benim ismim üzerinde mutâbık kalırsa, hem rahat seçilirim hem de en iyi şekilde yönetirim”

13.01.2023 medyascope.tv

13 Ocak 2023’te medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan stüdyo konuğumuz. Kendisiyle konuşacak epey konu var. Ali Bey, hoş geldiniz.
Ali Babacan: Hoş bulduk, teşekkürler.

Ruşen Çakır: Lâfın gelişi diye söylemedim, gerçekten konuşacak çok şey var; çünkü Türkiye’nin gündemi çok yoğun. Aynı zamanda sizin ve partinizin gündeme katkıları ve yarattığı tartışmalar da var. Özellikle son açıkladığınız İnsan Hakları Eylem Planı, olumlu ve olumsuz anlamda bayağı ilgi gördü — takdir edenler de var, eleştirenler de. Bunların hepsini konuşacağız. Önce Meral Akşener’le başlayalım. Meral Hanım dün bir rahatsızlık geçirdi. Siz de kendisiyle ya da parti yetkilileriyle konuşmuşsunuzdur. Beklenmedik bir gelişme.
Ali Babacan: Evet, maalesef. Dün akşam kendisini aradım. Telefonu Özel Kalem’i açtı; durumunun iyi olduğunu, ama bir miktar daha hastânede müşâhede altında olması gerektiğini öğrendim. Hemen arkasından da eşini, Tuncer Bey’i arayıp geçmiş olsun dileklerimi ilettim. Ankara’daki genel başkan yardımcılarımız da hastâneye gidip yakınlarını ziyâret ettiler.

Ruşen Çakır: Geçmiş olsun diyelim kendisine. Sanıyorum bugün hastâneden çıkacağı söyleniyor.
Ali Babacan: İnşallah en kısa zamanda eski sıhhatine kavuşur. Âcil şifâlar diliyorum.

Ruşen Çakır: Altılı Masa konusuna geçelim Ali Bey. Altılı Masa’nın 11. toplantısı, 26 Ocak’ta İYİ Parti’nin ev sâhipliğinde olacak. 30 Ocak’ta da, ortak bir tanıtım toplantısıyla Geçiş Süreci Yol Haritası’nı ve Ortak Politikalar Metni’ni açıklayacaksınız kamuoyuna. O toplantıyı da yine Bilkent Otel’de yaparsınız diye tahmin ediyorum. Yani bu ay sonu çok yoğun olacak gibi görünüyor. Ama biliyorsunuz ki herkes en çok aday meselesini merak ediyor.
Bir diğer husus da, Altılı Masa’nın son bildirisi. 10 Ocak’ta yaptığınız toplantının sonunda, “6 Nisan’dan önce yapılacak bir erken seçime destek vermeye hazırız” diye açıkladınız. 6 Nisan’da erken seçim olacak olsa, seçime 2 ay kadar bir süre kalıyor ve aday konusu da hâlâ belirsiz. Tabiî biz de oturduğumuz yerden, “Herhalde artık bu ay sonunda adayı öğreniriz” diyoruz. Öğrenebilecek miyiz?
Ali Babacan: Altılı Masa’nın çalışmasıyla ilgili olarak, daha ilk baştan bir kronoloji, yani işlerin sıralamasını oluşturduk biliyorsunuz. Bunu çok önemli gördük. Nasıl bir sıralamaydı bu? Hatırlayalım: Birincisi, Anayasa değişiklik paketi üzerinde çalışmamızı tamamlayacağız. İkincisi, bir Ortak Politikalar Metni oluşturacağız; yani ortak cumhurbaşkanı adayının ve altı partinin ortak seçim beyannâmesi ve aynı zamanda hükûmet programı. Üçüncüsü, Geçiş Süreci Yol Haritası; yani seçimlerden sonra parlamenter sisteme geçene kadar ülke nasıl yönetilecek? Bir bakıma, parlamenter sistemin rûhunu, şimdiden mevcut Anayasa ile yaşatmaya nasıl başlayacağız? Bu çalışmalar bitmeden ortak adayın belirlenmesinin doğru olmayacağını baştan îtibâren söyledik ve kararlı bir şekilde bu sıralama ile gidiyoruz. Tabiî haklı olarak toplumumuzda çok büyük bir merak var. Toplumumuz, Altılı Masa’nın ortak adayının kim olacağıyla ilgili yoğun bir tartışma ve değerlendirme süreci yaşıyor. Ben bunu çok sıhhatli buluyorum. Toplumdaki bu tartışma ve ismi az geçen, çok geçen herkesle ilgili toplumda kanaatlerin oluşması, zamânı geldiğinde, altı parti olarak bizim de karârımızı kolaylaştıracak. Çünkü nihâyetinde tabiî ki vatandaşlarımızın eğilimlerine, düşüncelerine dikkat edeceğiz. Bir tek şu var: Bu bahsettiğim çalışmalar bitmeden aday isimleri konuşulduğunda, genellikle adayların kimlikleri ve geçmişleri tartışılıyor. Halbuki biz ne yapacağımız konusunda mutâbakata vardıktan sonra, yani 6 parti ve ortak aday ülkeyi berâberce nasıl yöneteceği ve o süreçte hemen ülkenin sorunlarını çözmek için neler yapacağı ile ilgili konuları bitirip ortaya koymadan adayı tartıştığımızda, kimlik ve geçmiş tartışılıyor. Halbuki bunları ortaya koyduğumuzda, aday kim olursa olsun, o adayın topluma söyledikleri, eğitim konusunda, sağlık konusunda, ekonomi konusunda, dış politika konusunda seçimlerden sonra neler yapacağımızı, ortak adayın ve bütün genel başkanların konuşuyor olması ve yine seçimlerden sonra ülkenin berâber, ortak bir yönetim modeli çerçevesinde nasıl yönetileceğinin konuşulması, bizim için çok daha önemli olacak.
Bir de tersten bakalım, orada da şöyle bir risk var: Diyelim ki biz adayı belirledik ve bugünden açıkladık. Doğal olarak o adaya, “Dış politikada ne yapacaksınız? Eğitim sorununu nasıl çözeceksiniz? Ekonomik krizi nasıl çözeceksiniz?” gibi bir sürü soru soracaksınız. Ama biz bu çalışmaları yapmadan adayın ismini belirlersek, o aday bu sorulara nasıl cevap verecek? Mevcut Cumhurbaşkanı gibi aklına eseni mi söyleyecek? Yoksa, “Ben altı partiye sormadan konuşamam” diyerek mi cevap verecek bu sorulara? Dolayısıyla bütün bu sorunları önlemek için önce ortak politikalar, ortak yönetim modeli, yani Geçiş Sürecinin Yol Haritası, ondan sonra aday — ki aday îlân edildiği anda, eli dolu olsun, dosyaları dolu olsun, çantaları dolu olsun ve altı parti ile ortak bir dil ve söylemle, bu ülkenin sorunlarını nasıl çözeceğimizi adayımız açıklasın. Bizim modelimiz bu.

Ruşen Çakır: Şimdi bu konuda sorulacak çok soru var ve bu sorular değişik kereler diğer liderlere de soruldu. Ben en basitinden, doğrudan sizi ilgilendiren sorudan başlayayım: Adaylık konusunda diğerleri kadar yoğun olmasa da sizin isminiz de geçiyor. Ali Babacan gerçekten aday olmak ister mi? Altılı Masa’da böyle bir eğilim olursa, siz bunu kabul eder misiniz?
Ali Babacan: Bizim önceliğimiz, altı genel başkanın oturduğu masanın içinden bir aday çıkması. Çünkü bu, süreci hızlandıracaktır ve kararlar daha hızlı alınacaktır. Dışarıdan 7. bir isim söz konusu olduğunda, o ismin adaptasyonu biraz daha zaman alacaktır. Ama Altılı Masa nihâyetinde dışarıdan bir isim konusunda mutâbakata varırsa, belki birkaç haftalık bir adaptasyon sürecine daha ihtiyaç olur, ama sonrasında o da olur. Fakat dediğim gibi, işin kolayı, bu altı genel başkandan birisinin cumhurbaşkanı adayı olması.
Benimle ilgili konuya gelince: Eğer Altılı Masa benim ismim üzerinde mutâbık kalırsa, tabiî ki hem rahat seçilirim hem de en iyi şekilde yönetirim. Ama şu anda bizim önceliğimiz “Kim?” sorusu değil. Gazetecilikte 5N1K sorusu vardır. Biz sıralama olarak önce o 5N sorusunun cevâbını verip, ondan sonra “Kim?” sorusunun cevâbını vermeyi daha doğru görüyoruz.

Ruşen Çakır: Sözünüzü keseceğim, arkadaşlarımız Meral Hanım’ın hastâneden taburcu edildiğini söylediler.
Ali Babacan: Çok iyi, çok sevindim. Geçmiş olsun tekrar. Allah sağlık sıhhat versin, çok sevindim. Dolayısıyla Altılı Masa’nın berâberce verdiği kararlar, bir arada olması, “Cumhurbaşkanı adayı kim olacak?” sorusundan çok daha önemli bize göre. Çünkü 6 partinin bir arada oluşu, farklı farklı kesimleri temsil eden, farklı tabanları ve teşkilâtları olan partilerin bir araya gelip oturuyor olabilmesi, berâber çalışıyor olabilmesi, ülkemizin yarınları için son derece önemli. Aday üzerinde çok fazla durursak, adaya çok fazla anlam yüklersek, tersten okuduğunuzda şöyle bir şey görmeye başlıyorum: “Bu kral gitsin, yerine hangi kral gelsin?” Biz yeni bir kral aramıyoruz. Biz kural bazlı bir yönetim modeli istiyoruz. Yani hukukun üstünlüğünün egemen olduğu, siyâsî akitlere ve baştan verilen taahhütlere uyan, seçimden önce îlân edilecek ortak seçim beyannâmesi ve hükûmet programının gereğini yerine getirecek bir cumhurbaşkanı adayı arıyoruz. Öyle olduğu zaman da aslında sürecin kendisi, adayın nihâyetinde kim olduğundan çok daha kıymetli bir süreç. Dolayısıyla bizim için süreç çok çok önemlidir. Türkiye’de demokrasi târihimiz açısından bu sürecin sıhhatli bir şekilde yürümesi ve partilerin bir arada hareket ediyor olması, adayın isminden çok daha kıymetlidir.

Ruşen Çakır: “6 lider bir arada” deyince, hemen akla Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun son günlerde yaptığı açıklamalar geliyor. Bu açıklamaların peşinden bir vesâyet tartışması başladı. Hattâ Cumhurbaşkanı Erdoğan da topa girdi. Muhâlefetin içerisinden de çok kişi, “Böyle şey olur mu?” diye tepki gösterdi. Davutoğlu, “Aday kim olursa olsun, parti liderleri bir şekilde önemli kararlarda imzâ sâhibi olacak” dedi. Hakîkaten böyle bir karâra varıldı mı? Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
Ali Babacan: Yani şimdi, “Cumhurbaşkanı aklına gelen her şeyi yapsın. Biz ortak adayı belirleyelim, sonra da kimse ona karışmasın...” Böyle bir bakış açısı, mevcut sistemin kodlarıdır. Mevcut sistemde öyle; bir kişi tek imzâyla aklına geleni yapıyor, kimse de hesap soramıyor. Eğer mevcut sistemden memnunsak, mevcut sistemle devam edelim. Yok parlamenter sisteme geçme iddiamız varsa… Parlamenter sistemin rûhunda ne var? Katılımcılık var, istişâre var, müzâkere var, mutâbakat var. Ülkenin parlamenter sistemle yönetilmesi demek, aynı zamanda sürekli bir toplumsal ve siyâsî mutâbakat arayışı demek. Eğer parlamenter sistemden vazgeçtiysek, mevcut sistemi kutsuyorsak, “Bu çok güzel bir sistem, biz buna devam edelim” diyorsak, “ona göre aday belirleyelim; adayı bir kere seçelim, seçilen aday da aklına geleni yapsın” diyorsak, bu tartışmayı o hatta yürütebiliriz. Ama parlamenter sistemi hedefliyorsak; bu ülkenin parlamenter sistemle daha iyi yönetileceğini, daha mâkul kararlar alınacağını ve daha kapsayıcı, kuşatıcı, daha çoğulcu ᅳçoğunlukçu değil çoğulcuᅳ bir yönetim anlayışı ile bu ülkenin yönetilmesi gerektiğini söylüyorsak, o zaman başka türlü bakmamız gerekiyor.
Bir örnek vereceğim size: Katma Değer Vergisi oranı (KDV) diyoruz; yeni sisteme geçmeden önce Katma Değer Vergisi oranını 1 puan değiştirebilmek için ne gerekiyordu biliyor musunuz? Meselâ diyelim ki %8’den %7’ye indireceksiniz. Sâdece Maliye Bakanı’nın değil bütün bakanların, 25 bakanın hepsinin imzâsı gerekiyordu. Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın imzâsı gerekiyordu ki Katma Değer Vergisi oranı 1 puan düşsün. Daha 4-5 sene önce Türkiye böyle bir sistemle yönetiliyordu. Dolayısıyla böyle istişâre, müzâkere, mutâbakat anlayışı parlamenter sistemin tam da odağında. Parlamenter sistemi istemeyenler, “Biz bu sistemi istemiyoruz. Erdoğan’ın kurduğu sistem çok güzel. Biz sâdece, Erdoğan gitsin, bir kral gitsin, yerine bizim kralımız gelsin istiyoruz” desinler, açıkça söylesinler niyetlerini. Ben bütün bu tartışmanın arkasında biraz o niyeti görüyorum. Yani: “6 partinin desteğini bizim aklımızdan geçen isim alsın. Ondan sonra, ‘Çok teşekkür ederim arkadaşlar desteğiniz için’ deyip arkasını dönsün. Şu anda Erdoğan ülkeyi nasıl yönetiyorsa, yeni cumhurbaşkanı da öyle yönetsin.” Bunu mu istiyorlar yani? Bunu istemiyorlarsa, o zaman bu ortak yönetim modelinin nasıl işlemesi gerektiğini çalışmamız gerekiyor. Bizim 1 sene önce dillendirdiğimiz, Geçiş Sürecinin Yol Haritası dediğimiz… Bakın “yol haritası” ifâdesi çok önemli. Bizim önerdiğimiz bir terminoloji. Yol haritası ne demek? Haritayı açıyorsunuz önünüze, bir sürü yol var. “A noktasından B noktasına hangi yoldan gitsem?” diye kendinize bir yol çiziyorsunuz. Dolayısıyla bu yol haritası, aslında seçimlerden sonra karşımıza çıkabilecek farklı senaryoları da dikkate alan bir çalışma olduğu için, biz buna “yol haritası” diyoruz. Yani sâdece sıralanmış, “şu, şu, şu” diye yazılmış kurallar değil, bir yol haritası. Karşımıza çıkacak farklı senaryolara göre ne yapacağımızı da bugünden hazırlıyoruz ve seçimlerden sonra ülkenin yönetim modeliyle ilgili de öngörülebilirlik getiriyoruz. “Hayır, sistemi hiç değiştirmeyelim. Mevcut sistem çok güzel. Başkanlık sistemi gayet iyi işliyor. Bu sistemin gereğini seçimden sonra aynen devam ettirelim” diyorsak, oturalım onu konuşalım.
“Sistem değişmeli” diyorsak, o zananbiz diyoruz ki: “Bu parlamenter sisteme geçmeyi beklemeyelim; seçimlerden hemen sonra mevcut anayasaya tam uygun bir şekilde, ama parlamenter sistemin de rûhunu şimdiden yaşatacak bir şekilde bu ülkeyi yönetelim”. Bizim dediğimiz bu. Bunun bir sürü modaliteleri olabilir biliyorsunuz.

Ruşen Çakır: Şu anda alınmış bir karar yok ama, değil mi?
Ali Babacan: Bir taslak belgemiz var. Hatırlarsanız, Eylül ayında ben bir sessiz liderler turu yapmıştım. Geçiş süreciyle alâkalı 32 karar başlığını genel başkanlara sunmuştum. Bizim de bir öneri listemiz vardı. Biz önerilerimizi sunduk. Daha sonra bütün partiler, bu süreçle alâkalı kendi önerilerini getirdiler. Şu anda neredeyse %95 oranında bu yönetim modeli üzerinde mutâbakat var. Ama bu henüz %100 mutâbakata varıp da imzâ altına alınmadan, içerikle alâkalı fazla bir bilgi vermeyi ben çok doğru görmüyorum; çünkü yazılı hâle gelip de mutâbakatla tam imzâlar sağlanmadan, üzerinde konuşacağımız şey sâdece bir taslaktır.

Ruşen Çakır: Yani 30 Ocak’ı bekleyeceğiz.
Ali Babacan: 26 Ocak’taki toplantıda bu konuların son turunu görüşeceğiz. %95’lik mutâbakatımız var, evet, ama %5’i de tamamlayıp bunu %100’e çıkaracağız; hedefimiz bu. Bunu yazılı olarak imzâ altına alacağız. Ondan sonra da 30 Ocak'ta bunu anlatacağız. Şu anda üzerinde tartışılanın bir taslak olduğunu unutmamamız gerekiyor. Ama liderler arasında bu süreçle alâkalı, önemli ölçüde de şifâhî bir mutâbakat var. Yani en son toplantıda en %95 oranındaki şifâhî mutâbakatı gördük.
Ama bizim tercihimiz baştan beri hep şuydu: Bu geçiş sürecinin yol haritasını çalışalım; ama bittikten sonra bunun açıklamasını bizim cumhurbaşkanı adayımız yapsın. Çünkü bu, Cumhurbaşkanı’nın kendi yetkilerini nasıl kullanacağı ile ilgili bir konudur. Cumhurbaşkanı adayıyla berâber de bunlar nihâyetinde konuşulsun ve cumhurbaşkanı adayımız bunu çıkıp kendisi açıklasın.

Ruşen Çakır: Yani 30 Ocak’ta…
Ali Babacan: 30 Ocak’ta aday ortaya çıkmaz.

Ruşen Çakır: Yine kaçırdık.
Ali Babacan: Kaçırdınız. Bizim, DEVA Partisi olarak tutumumuz oydu. Ama sonuçta mutâbakat önemli. Baktık ki Altılı Masa’da görüş, “Bitirelim ve açıklayalım” yönünde, biz de “Tamam. Çoğunluk öyle istiyorsa, biz çoğunluğa uyarız. Sorun yok” dedik.

Ruşen Çakır: Size sormayı düşündüğüm bir soruyu bir izleyicimiz de sormuş. Diyor ki: “Adayı o kadar çok önemsemeyelim diyorsunuz, ama seçimi kazanma konusunda aday birincil öneme sâhip değil mi?” Yani: Seçimi kazanmadan o sistemi nasıl kuracaksınız? Mesele seçimi kazanmak. Dün bu stüdyoda siyasetbilimci Seda Demiralp’le bir yayın https://medyascope.tv/2023/01/13/ali-babacan-medyascopeta-eger-altili-masa-benim-ismim-uzerinde-mutabik-kalirsa-hem-rahat-secilirim-hem-de-en-iyi-sekilde-yonetirim/ yaptık. O da, adayın, ekibin ve programın çok önemli olduğunu ve özellikle otoriter sistemlerde zâten eşitsiz olan seçim yarışında, duygu siyâsetinin öne çıkartılması ve o duyguyu da esas olarak adayın, liderin verebileceğini söylüyor. “Duygu siyâseti” kavramını bildiğinizi düşünüyorum. Genellikle, “Önemli olan ilkeleri saptayalım” açıklamaları öne çıkıyor; ama sonuçta, Erdoğan da kişi olarak bir ağırlığı olan, toplumun belli kesimlerinde popülaritesi olan bir isim. Onun karşısına kolektif popülerlik çıkartmak tek başına yetmeyebilir. Dolayısıyla liderin, o duygu siyâsetini hayâta geçirmesi gerekmeyecek mi?
Ali Babacan: Öncelikle, “lider” dediğimiz kişi, unutmayalım ki 6 partinin ortak adayı. Dolayısıyla tabiî ki ortak adayın kim olduğu önemli. Zâten onun için bütün bu çalışmaları yapıyoruz. Ancak, burada 6 parti ve o partilerin genel başkanları var. Yani burada 6 liderden bahsediyoruz. Hele Parlamento tarafına dönüp baktığımızda, orada 6 partinin kolektif olarak milletvekili sayısı ve 6 partinin genel başkanlarının bütün sistem içerisindeki yerini de dikkatli değerlendirmemiz lâzım. Yani 6 parti bütün irâdesini adaya verip, “Tamam, artık sen bizim irâdemizi al, tek başına hepimizi temsil et…” Böyle bir şey yok. 6 ayrı partiden ve 6 ayrı partiden oluşacak bir Meclis çoğunluğundan bahsediyoruz. Dolayısıyla burada önemli olan, berâberce çalışıp berâber yönetebilme kültürü.
Maalesef şu 4 sene ve mevcut sistem, insanların zihnini o kadar kodladı ve kilitledi ki, insanlar, “Mevcut sistem galiba ilelebet devam edecek. Dolayısıyla Erdoğan’ın yerine gelecek yeni kralın kim olacağı çok çok önemli. Aman dikkat edelim…” diye düşünüyor. Ben önemsiz demiyorum. Fakat şu anda mevcut sisteme yüklendiği anlam gibi düşünmeyelim meseleyi diyorum. Burada berâber bir yönetim modelinin şart olduğunu söylüyorum. Türkiye 85 milyonluk bir ülke; istişâre olmadan, müzâkere olmadan düzgün yönetilemez; mümkün değildir.
Bu ülkeyi bir kişinin kafasına estiği gibi karar alıp yönetmesinden şikâyetçiyiz ve bunu değiştirme iddiasındayız. Onun gereğini de bu seçimlerden hemen sonra yapmak zorundayız. Bunun farklı farklı modaliteleri olabilir. Üzerinde çok çalıştık, çok tartıştık. Altılı Masa’da, “Şöyle mi olsun böyle mi olsun? Bu istişâre ve mutâbakat mekanizması nasıl işlesin?” diye çok konuştuk. Nihâyetinde ağırlıklı olarak bir görüş oluştu. Ama henüz yazılı ve imzâlı olmadığı için, onun üzerinde tekrar tekrar durmak istemiyorum.
Çok önemli bir şey daha var. Benimle ilgili de soru sordunuz. Burada kim hangi koltuğu kapacak, nasıl paylaşılacak filan… Böyle bir şey yok. Bana birkaç gazeteci arkadaş bir iki toplantıda, “Efendim, bakanlıkların paylaşılması nasıl olacak?” diye sordu.  Bir dakika ya! Ganîmet mi paylaşıyoruz? Ne oluyor arkadaşlar? Paylaşmak ne demek? Biz bu ülkeyi berâberce nasıl yöneteceğiz, bunun modelini kuruyoruz şu anda. Kendi adıma, yaptıklarımız ortada. Maça çıktığımızda ben golcüyüm. Ekonomide defâlarca gol atmışız, dış politikada öyle, Avrupa Birliği sürecinde öyle. Hangi pozisyonda olursak olalım, biz öyle koltuk peşinde değiliz. Koltukta oturacak durumumuz da yok zâten. Biz koşacağız, çalışacağız, hangi alanda olursa olsun gol atacağız. Tutumumuz bu. Dolayısıyla buna bir takım ruhu olarak bakmamız lâzım. Takımda oynayanların hepsi önemlidir, değil mi? 11 çok önemlidir. Burada 11 değil de, 6’lı takım var. Dışarıdan aday olursa 7 olacak ya da içeriden, 6 genel başkanlardan biri aday olursa 6 olacak. Bu takımın hep berâberce performansı önemli. Bunu böyle görmemiz lâzım. Ama bu yeni kültürü, üzerinde mutâbık kaldığımız parlamenter sistem kültürünü içselleştirip, ondan sonra mevcut sistem içerisinde bu kültürü nasıl hemen hayâta geçireceğimize bakmamız lâzım.

Ruşen Çakır: Altılı Masa’daki partilerin güçleri ve kamuoyu yoklamalarına göre aldıkları oy meselesi son günlerde daha fazla dile getiriliyor. Kemal Kılıçdaroğlu ısrarla bütün partilerin Altılı Masa’da eşit olduğunu söylüyor. Ama kamuoyunda, “%25 aldığı gözüken ya da %15-12 aldığı gözüken partiyle, %2-3 aldığı gözüken parti aynı mı olur?” gibi bir tartışma var. Bu tartışmalardan rahatsız olduğunuzu tahmin ediyorum.
Ali Babacan: Bu tartışma gayet doğal. Çünkü bizim şu anda oluşturduğumuz Altılı Masa yapısı Türkiye’de bir ilk olduğu için, insanlar bunun rûhunu, özünü bir miktar anladı, ama anlayamayanların da olduğunu görüyoruz. Seçimlerden önce, hiçbir partinin seçimde yüzde kaç alacağını önden hesap ederek bir çalışma olmaz. Yani öyle bir çalışmayla seçime gidilmez. Eğer öyle bir çalışmayla seçime gidilirse, o zaman her parti kendi yoluna gider. Biz masaya otururken şu anlayışla oturduk: Bu partilerin her birisi Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasına ve yasalarına göre kurulmuş siyâsî partilerdir ve bu partilerin hepsi eşitler olarak bu masaya oturmuştur. Nasıl Avrupa Birliği’nde Almanya ile Lüksemburg eşitler olarak Avrupa Birliği masasında oturuyorsa, nasıl Avrupa Birliği karar alırken konsensüsle, yani mutâbakatla karar alıyorsa, o masa da öyle.
Mesela, ben G20’nin başkanlığını yaptım. G20’de dünyanın en büyük ekonomisi de var, dünyanın 20. büyük ekonomisi de var. Ama G20 karârını alırken konsensüsle alır. G20 masasındaki 1 no.’lu ekonomiyle 20 no.’lu ekonominin oy hakkı eşittir. 20 no.’lu ekonomi “Hayır” derse, G20’den o karar çıkmaz. Büyük ekonomiler, “Bir dakika arkadaş! Biz Amerika’yız, Çin’iz, sana ne oluyor?” derse, G20 diye bir şey kalmaz, dağılır gider. Amerika ile Çin de sipsivri iki ülke olarak kalır. Hiçbir birliktelikte olamazlar. Dolayısıyla Altılı Masa’nın rûhu bu. Önce bu rûhu anlamak gerekiyor. Bu sadece bu ruhla başlamadı, ilke ve prensip hâline de geldi. Biz orada eşitler olarak oturuyoruz. Buna karşı olan varsa şimdiden söylesin, ona göre hemen gereğini yapalım. Ama son toplantımızda, bu konu çok tartışıldığı için genel başkanlar olarak biz bunu teyit ettik. Bir genel başkan, tam da benim verdiğim örnekteki gibi dedi ki: “Arkadaşlar, biz sahnede niye partilerin alfabetik sırasıyla oturuyoruz? Çünkü Almanya ile Lüksemburg, nasıl Avrupa Birliği masasında, ortak bir gündemde, iki bağımsız egemen ülke olarak oturuyorsa, biz de öyle oturuyoruz.” Bir genel başkan bunları söyledi, biz de hep berâber “Doğru” dedik. Zâten hepimizin anlayışı bu.
Bunu dışarıdan söyleyenlerin şöyle bir düşüncesi var: “Berâber olsun, ama benim aklımda, tuttuğum bir parti var, bir de genel başkan var. Dolayısıyla hepsinin desteğini alalım, cebimize koyalım, ondan sonra aklımıza eseni yapalım”. Kimse kusura bakmasın, öyle bir şey yok. Yani bu ülke artık mutâbakatla, istişâreyle, müzâkereyle, çoğulculuk ilkesi ve katılımcılık anlayışıyla yönetime hazır olsun. Altılı Masa’nın rûhu bu. Mevcut olanlar da gitsin mevcut sistemi desteklesin.

Ruşen Çakır: G20 dediniz, bağlantıyı oradan kurayım. Davos Zirvesi’ne gidecek misiniz?
Ali Babacan: Dâvet geldi, ama gidip gitmemeye önümüzdeki bir iki gün içerisinde karar vereceğim. Burada da gündemimiz yoğun.

Ruşen Çakır: Gitmek istiyorsunuz herhalde.
Ali Babacan: Davos Zirvesi önemli bir etkinlik. Ama burada da gündemimiz oldukça yoğun. Zirveye katılanlara şöyle bir baktım. 30-40 başbakan, cumhurbaşkanı, 200 bakan katılıyor.

Ruşen Çakır: Size kimse “One minute” demesin?
Ali Babacan: Pandemi nedeniyle ara verilmişti. 3 yıl sonra da ilk defa yapıldığı için bayağı bir yoğunluk var. Katılımcıların listesine baktım; iş dünyasından, sanat dünyasından, düşünce dünyasından ve sivil toplumdan çok da kıymetli isimler var ve oldukça da iyi bir katılım var.  Dâvet var, ama henüz gidip gitmemeye karar vermedim. Bir iki gün içerisinde karar vereceğim.

Ruşen Çakır:
Biliyorsunuz, Davos Türkiye’de “One minute”le anılıyor. Davos’a katılmanızın iktidar çevresi tarafından aleyhinize kullanılabilecek bir şey olduğunu düşünüyor musunuz?
Ali Babacan: Olabilir. Her konuda câhil insanlar var. Davos’un da câhilleri var. O câhillerin söyledikleriyle de çok ilgilenmiyorum doğrusu.

Ruşen Çakır:
Çok önemli bir husus var burada. Allah için çok kaliteli izleyicilerimiz var, tam benim soracağım soruları bana pas etmişler. İzleyicilerimizden Kerem Özkurt demiş ki: “Ortak açıklanan ekonomi, dış politika yol haritası ile 6 partinin yayınladıkları kendi seçim programları arasında çelişki olması durumunda nasıl hareket edilecek?” Çünkü birazdan sormayı düşündüğüm, özellikle İnsan Hakları Eylem Planı’nda bu yaşandı biliyorsunuz. Sizin orada dile getirdiğiniz bazı hususlar, Masa’daki bazı partiler tarafından, “Bu kadar da olmaz” tepkisine yol açtı. Siz tabiî ki “Biz DEVA Partisi olarak bunu istiyoruz” diyorsunuz, ama insanlar sizi aynı zamanda Altılı Masa’da görüyor. Herkes Masa’ya bir anlam atfediyor. Sonuçta sizin, Ahmet Davutoğlu’nun, Gültekin Uysal’ın ya da Temel Karamollaoğlu’nun, Meral Akşener’in söylediklerini Masa’nın hesâbına yazıyorlar — böyle bir durum var. Sorun yaratıyor mu bu?
Ali Babacan: Dediğim gibi, bütün bu süreç Türkiye’de ilk defâ yaşandığı için, dışarıdan da bakıldığında, anlaşılması bâzı hususlarda zor olabiliyor. Biz DEVA Partisi olarak ne yaptık?  Kurulduğumuz ilk günden beri sürekli olarak, her alanda, seçimlerden sonra kurulacak hükûmetin neler yapması gerektiğine çalışıyoruz. Bakın, 1 no.’lu Eylem Planı, Tarım’la başlamışız. Arkasından, Âfet Yönetimi demişiz. Sosyal Politikalar, Dijital Dönüşüm, Ekonomi, Finans… Çok iddialı konuşuyorum: Türkiye Cumhuriyeti târihinde bunun gibi bir çalışma yapılmadı. Seçimden önce hiçbir siyâsî parti, 360 derece, bütün alanları kuşatacak şekilde…

Ruşen Çakır: Kaç tâne oldu?
Ali Babacan: Burada 22 tâne eylem planı var. Binlerce eylem planı daha var.

Ruşen Çakır: Pazar günü hepsini birden açıklıyorsunuz galiba. 
Ali Babacan: Biz bunları tek tek açıkladık. Pazar günü, ayın 15’inde de bunların toplam relansmanını yapacağız ve buradaki ortak rûhu, ortak anlayışı tekrar ortaya koymuş olacağız. Burada her şey var. Seçimlerden sonra kurulacak hükûmetteki bakanların önüne, kendilerini en az 5 yıl meşgul edecek ev ödevi var burada. Hepsi takvime bağlanmış. 1 no.’lu Eylem Planı olduğu için tarımı gösteriyorum. Bakın tablolar hâlinde hepsinin bütçesi hesap edilmiş durumda. Meselâ, “Bütün sulama projelerini ilk 5 yılda tamamlayacağız” diyoruz. “Gübrenin yarısını devlet olarak biz sübvanse edeceğiz” diyoruz. Bütün bunları, sağlıktan eğitime, yükseköğretime, kültür sanat, çevre, aklınıza gelen her alanda yaptık, bitirdik. “DEVA Partisi olarak varlığımız milletimizin varlığına armağan olsun” dedik ve açıkladık. Aynı çalışmaları Altılı Masa’da da ortaya koyduk.
Biz bunları koyduk, ama diğer partiler de kendi çalışmalarını ortaya koydu. Biz o Altılı Masa’da, bu çalışmaların bir müşterek hâlini oluşturduk. Şu anda yaklaşık 180 sayfalık bir ortak politika metniyle, içinde yine tarımdan eğitme, sağlıktan ekonomiye, dış politikaya kadar aklınıza gelecek her hususun olduğu bir ortak politika metni oluşturduk. O metinde de %95 oranında mutâbık kaldık. Bizim Altılı Masa’ya koyduğumuz binlerce sayfanın, o 200 sayfaya sığması zâten mümkün değil. Ama ne yaptık orada? Birincisi, çok önemli konuları seçtik. İkincisi, partilerin üzerinde mutâbık kaldıklarını oraya yazdık. Diyelim ki bir partinin bir önerisi var. Eğer o partinin önerisi konusunda diğer partilerin mutâbakatı yoksa, o öneri girmedi. O öneri o partinin kendi önerisi olarak orada kalmış oldu.
“Tezat olursa?” diye soruyorsunuz. Tezat olmaz da, o Ortak Politikalar Metni’ne ilâve olarak, her partinin ilâve görüşleri olabilir. Ama o ilâve görüşlerin hayâta geçirilmesi, yine günü geldiğinde Meclis şartlarında ve o günkü hükûmet ve yönetim modelindeki mutâbakatla ortaya çıkacak bir iştir. Basitçe anlatayım — yine Avrupa Birliği’nden örnek vereyim: Meselâ İtalya’nın bir dış politikası var, değil mi? İtalya-Türkiye ilişkileri var. İtalya’nın kendi ulusal dış politikası var. Ama bir de Avrupa Birliği’nin bir ortak dış politikası var. Avrupa Birliği’nin ortak dış politikası konusunda bütün ülkeler mutâbık kalıyor ve örneğin: “Bizim Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili ortak politikamız budur” diyorlar. Bu ortak kaldıkları noktada, yaptırımlar oluyor, şunlar oluyor, bunlar oluyor. Ortak mutâbakat olduktan sonra, herkes buna uymak zorunda. Ama ortak mutâbakatın konusunun dışındaki hususlarda, İtalya dış politikasında serbest ve özgür bir ülke. Dış politikasıyla ilgili iddiaları olabilir, başka ülkelerle başka türlü ilişkiler geliştirebilir, ama mutâbakat başka bir noktadaysa, aynı konularda o mutâbakatın dışında başka şeyler söylemesi doğru olmaz. Çalışmanın özü, rûhu bu.
Peki, biz ne yapıyoruz? Ortaya koyduğumuz bütün bu iddiaları ve idealleri, aynen yerinde tutuyoruz. Şu da var: Biz buraya yazmışız ama gerçekten bir hatâmız vardır, düzeltiriz. Eksiğimiz vardır, tamamlarız. Biz her bir eylem planımızı açıklarken, “Bunu görüşlerinize açıyoruz. Yanlışımız varsa söyleyin, eksiğimiz varsa tamamlayalım. Güzel şeyler varsa da, takdirlerinizi bildirin, bundan da çok memnun oluruz” diyoruz. Bütün bu çalışmalar Türkiye’de bir ilk. Daha önce hiç yapılmadığı için, insanlar ilk defâ karşı karşıya kaldığı için, doğal olarak bir anlama zorluğu oluyor. Ama anlayan da hakkımızı teslim ediyor açıkçası. “Biz bunu böyle düşünmemiştik. Siz anlatınca şimdi anladık” diyorlar.

Ruşen Çakır: En son açıkladığınız İnsan Hakları Eylem Planı bayağı ses getirdi. Olumlu yaklaşanlar var, eleştirenler de var. Altılı Masa partileri sözcülerinden de özellikle Kürt meselesi konusunda... ki bu eylem planında birçok konu başlığı bu konuya giriyor; meselâ Eğitim Eylem Planı’nda, anadilde eğitim meselesi başta olmak üzere, vatandaşlık tanımı üzerine de bayağı tartışmalar oldu. Bu olumlu olumsuz tepkilerden sonra ne dediniz? “İyi ki yapmışız, doğru bir yerde durduğumuz kanıtlandı?” mı dediniz? Yoksa, “Tekrar bir gözden geçirelim” diye düşündünüz mü?
Ali Babacan: Aslında bizim en son açıkladığımız eylem planı eğitim. 3-18 yaş eğitimi. Burada 500 madde var. Bugüne kadar bu maddelerden bir tânesine bir îtiraz gelmedi. Şimdiye kadar yapılmış en kapsamlı eğitim reformu çalışması. Bu 1,5 yılımızı aldı gerçekten. Yükseköğretim ayrı. Onu daha önce açıklamıştık. Bundan bir önce açıkladığımız, sizin de bahsettiğiniz, Temel Haklar Eylem Planı. Burada tam 354 madde var. Sayfalar dolusu. 18 bölüm var. İçinde neler neler var. Gerçekten bir eser bu. Bu 354 maddeden, tartışılanlar 3 tânesi. Geri kalan 351 maddeyle ilgili bize fazla görüş gelmedi. Arzu ederdik ki bunu açsınlar, baksınlar, biraz emek harcasın o 3 maddeyi eleştirenler. 3 maddeyi eleştiriyorsunuz da, diğer maddelerle ilgili bir görüşünüz var mı arkadaş? 354 tâne madde var burada. O maddelerle ilgili ne diyorsunuz? Tamam, o üçünü beğenmediniz, diğer maddelerle ilgili görüşünüz nedir?  Orada ses yok. Çünkü sapasağlam bir çalışma.
Gelelim sizin bahsettiğinize: Özellikle tartışılan iki üç konu var değil mi? Biz bunu açıklayalı yaklaşık 10-11 gün oldu ve hâlâ bunun tartışmaları devam ediyor. Burada bir vatandaşlık anlayışı ve bir anadili meselesi var. Bir de, bu dinî örgütlenmeler ya da dinî gruplarla ilgili, bizim buraya koyduğumuz bakış açısı var. Yani 354 maddeden sâdece 3 tânesi bu. Bu konuların hepsi bizim parti programımızda yer alan hususlar. Yani biz bu konuları ilk defâ bu Eylem Planı’yla gündeme getirmedik. Tam 3 yıldır bizim parti programımızda duruyor bunlar. Parti programımızda olan konularda ilgili. Biz zâten dersimizi iyi çalışmışız. Programımızı 300 kişilik bir ekip yazmış. Yani iki üç akademisyene havale edip, “Bize program yazın” demedik. 300 kişilik bir ekip, 24 çalışma grubuyla yazdı bizim parti programımızı. Çalıştaylar düzenledik, bu fikirleri öyle oluşturduk.
Şimdi burada tartışılan konulara gelelim. Tartışılan konularda, bir, vatandaşlık anlayışı var. Biz vatandaşlık anlayışımızla ilgili, “Daha kapsayıcı ve daha kuşatıcı yeni bir vatandaşlık anlayışı olmalıdır” diyoruz.
Bununla ilgili bir anayasa teklifimiz var. Daha doğrusu anayasa maddesiyle ilgili bir önerimiz var. Hatırlarsanız, 2012 yılında Meclis’te bu işlerle ilgili bir Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuruldu. Uzun süre çalıştılar. 2012 yılı, unutmayalım. Ülkenin özgüveninin yüksek olduğu, millî gelirin 12 bin dolarlara ulaştığı, meselelere daha özgüvenle yaklaştığı bir dönem. Bakıyoruz, AK Parti tam da o maddenin değiştirilmesiyle ilgili yazılı öneride bulunmuş: “Bu madde değişmeli. Bugünün Türkiye’sine yakışmıyor bu madde” diyerek, benim de o zaman içinde bulunduğum, Başbakan Yardımcısı olduğum AK Parti, bunu değiştirilmesini önermiş. Yani yeni bir şey değil. İlk defâ gündeme gelen bir konu da değil bu. Çünkü biz 85 milyonu eşit vatandaş olarak kabul ediyorsak, 85 milyonun bu ülkeye sapasağlam bir âidiyet hissi olsun istiyorsak, bu ülkede yaşayan herkesin, “Ben bu ülkenin onurlu ve 1. sınıf vatandaşıyım” demesini istiyorsak, demek ki bu meselelere daha açık fikirli bakmamız lâzım.
Bir de ne diyorlar? “Efendim, Anayasa’dan ‘Türk’ ifâdesini çıkarıyorlar.” Öyle bir şey yok. Word’de ya da başka bir kelime işlemcisi programında tarattırın, en az 25-30 yerinde “Türk” ifâdesi çıkıyor karşınıza. Biz o ifâdeyi çıkartmıyoruz. Bizim vatandaşlık tanımıyla ilgili önerimiz, “85 milyon bu anayasanın içerisine vatandaş olarak girsin. 85 milyon insan kendini ‘bu ülkenin vatandaşıyım’ diye hissetsin ve Anayasa’da kendisini görsün” istiyoruz. Yoksa 25-30 yerde o ifâde geçiyor. Bizim onları çıkartmak gibi bir önerimiz yok.
Bir de ne yaptılar? Döndüler dolaştılar, “İlk 4 madde Anayasa’dan çıkartılacak” diye getiriyorlar. Troller öyle giriyor işin içine. Bizim ilk 4 maddeyle ilgili bir değişikliğimiz yok. Çıkarsınlar göstersinler. Binlerce sayfalık dokümanda ilk 4 maddeyle ilgili değişikliği göstersinler. Yok öyle bir şey, yalan. Ama bu dezenformasyonla, bir de bu görevlendirilmiş trollerle yapılan çalışmalar, açıkçası bizi…

Ruşen Çakır: Dezenformasyon yasası var. Hiç merak etmeyin, onların hepsinin tâkipçisi olurlar.
Ali Babacan: O yasalar kendilerine işlemiyor. Başkalarına da henüz işletemediler, çünkü biliyorlar ne kadar abuk subuk bir yasa olduğunu.

Ruşen Çakır: Geçen gün stüdyomuzda MetroPOLL Araştırma Genel Müdürü Özer Sencar’ı konuk ettim. Kendisiyle yaptığımız yayında https://medyascope.tv/2023/01/10/muhalefet-secimlere-hazir-mi-ozer-sencar-rusen-cakir-tartisiyor/ partinizle ilgili, Altılı Masa’dan önce aldığınız oyda düşüş olduğunu söyledi; hattâ özellikle İstanbul’u örnek verdi. Altılı Masa’nın DEVA Partisi’nin desteğini azalttığını söyledi. Katılıyor musunuz? Sizin elinizdeki bulgular bunlarla örtüşüyor mu?
Ali Babacan: Öncelikle, anketlerle ilgili çok ciddî bir sorun var. İnsanlar, “Ben anket yapmak istiyorum, sana soru sormak istiyorum” diyen bir anketöre çok rahatlıkla kendilerini ifâde edemiyorlar. Biz Türkiye genelinde, geçtiğimiz Temmuz-Ağustos-Eylül aylarında çok geniş araştırmalar yaptırdık. Bizim kendi istatistiğimiz şöyle — ki anket firmaları da bunu yayınlamıyor, sâdece kaç örneklemden cevap aldıklarını yazıyorlar, ama kaç örnekleme sorduklarını raporlarda yazmıyorlar: Bizim yaptığımız çalışmaların üçünde de karşımıza şu çıktı: 100 kişiye soruyorsunuz, bunlardan sâdece ikisi konuşuyor. Yani sâdece ikisi anketi tamamlıyor. 98 kişinin ne düşündüğünü bilemiyorsunuz. O konuşan iki kişiyle de Türkiye’yi ölçmeye çalışıyorsunuz. Dolayısıyla anketlerin böyle bir sorunu var maalesef. İfâde özgürlüğünün baskı altında olduğu ve insanların konuşmadığı ülkelerde sorun bu. Dünyada da şu anda böyle bir gerçek var biliyor musunuz? Yani otoriter eğilimlerin olduğu ülkelerde insanlar konuşmaktan korktuğu için anketler çok sıhhatli sonuç veremiyor. Ama anketler bir şeyler de söylüyor. Yani tamâmen “Bu çalışmalar işe yaramaz” demiyorum. Bir şeyler söylüyor ve oralardan da bir şeyler öğreneceğiz.
Ben Altılı Masa’yı aynı zamanda bir ödünleşme masası olarak görüyorum. Yani o Masa’ya otururken, tabiî ki herkes bir miktar tâviz vererek oturuyor oraya. Her partinin kendi iddiaları var. Her parti kendi iddialarının bir kısmından vazgeçerek o Masa’ya oturuyor, yoksa birlik berâberlik olmaz. Ama şunu unutmayalım: Masa’ya oturduk diye tek bir parti de olmadık. Hâlâ ayrı ayrı siyâsî partileriz. Ama ne yapıyoruz? Bu ülkeyi bir an önce selâmete ulaştırmak için, bu ülkede bir an önce şu sistemi değiştirmek için, bu ülkeye bir an önce yeniden gerçek demokrasiyi getirebilmek için bir işbirliği gerekiyor — bu şart. Yoksa hiçbir partinin kendi başına birinci turda cumhurbaşkanlığını açık ara kazanması mümkün değil. AK Parti de kazanamıyor, Erdoğan da kazanamıyor. Erdoğan da zâten kazanamayacağını anladığı için 2018’de gitti MHP ile ortak olmak zorunda kaldı, hatırlayalım. Orada da aralarında bir ödünleşme var. Şimdi büyük bir ayakbağı kendisine. Erdoğan, Bahçeli’nin yükünü taşımak zorunda. Ama başka türlü de mevcut sistemde seçimi kazanamıyorsunuz. Dolayısıyla, Altılı Masa’daki her parti, kendi mevcut iddialarının bir kısmını şimdilik bir kenara koyacak. Ortak mutâbık kaldığımız zeminde, ortak yönetim modeliyle, ülkemizi bir an önce parlamenter sisteme geçireceğiz. Parlamenter sisteme geçirdikten sonra, o yeni sistemde, yani demokrasi sâhası kurulduktan sonra, demokrasi stadını tekrar hep beraber inşâ ettikten sonra, o statta apayrı bir dönem başlayacak. O zaman her partinin tabiî ki iddiaları olabilir, başka şey olabilir. Bir de unutmayalım: Türkiye değişiyor. Başta da, “Ben bu Altılı Masa’yı bir futbol takımı olarak görüyorum” dedim. Yani futbol takımının başarılı olması lâzım. Yoksa tek başına bir futbolcu, dünyanın en başarılı futbolcusu da olsa başarılı olabilir mi? Yapamaz.  Çünkü bu bir takım oyunu.

Ruşen Çakır: “Hiçbir parti tek başına %50+1’i alamıyor” dediniz. Her ne kadar sorunlar olsa da, araştırmalar gösteriyor ki Altılı Masa ile Cumhur İttifâkı’nın adaylarının yarıştığı durumda da %50 +1 yok ve HDP bayağı kilit bir noktada. HDP’nin son günlerde yaptığı açıklamalar var. Bir anlamda Altılı Masa’ya karşı kırgınlıklarını dile getiriyorlar. Biz gazeteci olarak konuştuğumuzda açıkça bunu söyleyenler de oldu. Hattâ Selahattin Demirtaş da, “Artık top Altılı Masa’da. Biz yapacağımızı yaptık, onların bizimle açık ve şeffaf bir şekilde ortak aday konusunda, ilkeler temelinde bir şeyler konuşması lâzım” dedi. Ama anlaşıldığı kadarıyla olmuyor. Ama HDP’siz de olmuyor. Ne olacak şimdi?
Ali Babacan: Şunu unutmayalım ki Altılı Masa’daki partiler bile kendi içlerinde bu konuyu istişâreye başlatma karârını yeni aldılar. Son toplantıda aldık. Bugüne kadar ikili görüşmelerde az çok gündeme gelse dahi, Altılı Masa’da hiçbir isimle alâkalı, “Olsun” ya da “Olmasın” diye bir tartışma hiç olmadı. Yani Altılı Masa’nın kendi içinde dahi, ortak aday konusundaki süreç daha yeni başlıyor. Dolayısıyla, dışarıdan yapılan bu değerlendirmeleri biraz aceleci görüyorum — bu bir.
İkincisi, gerçekçi olmak zorundayız. Bizim ortak adayımızın sâdece 6 partiden değil, mümkün olduğunca çok sayıda partiden destek alması bu işin rasyonalitesinin gereğidir ve bununla ilgili de bir perspektifin mutlaka ortaya konması gerekir. Yani Meclis aritmetiğine, toplumun gerçeklerine bakmak ve Altılı Masa ortak adayının sâdece 6 parti tarafından değil, başka partiler tarafından da desteklenmesi ya da başka partilerin tabanları tarafından da desteklenmesi… Ben daha önce de, “İktidar partilerinin tabanlarından bile bizim ortak adayımıza destek gelir” dedim. Çünkü ortak adayımızı gerçekten toplumun geniş kesimlerine hitap edebilen, toplumun geniş kesimlerinden destek alabilen bir aday olarak karar verip belirleyebilirsek, o zaman iktidar tabanından bile destek gelebilir bizim ortak adayımıza. Dolayısıyla bu şekilde bakmamız lâzım. Ama tekrar söylüyorum: Bu bir takım oyunu. Ortak aday önemli, çünkü takım oyunu. Ama ben bu takım oyununda ortak adayı takım kaptanı gibi görüyorum. O kadar. Yine bir oyuncu, ama takım kaptanı. Ondan öte değil. Ben kendimle ilgili de aynı şeyi söylüyorum. Takım oyuncusu olarak çalışmak zorundayız. Ben takımın kaptanı olmuşum, oyuncusu olmuşum, golcüsü olmuşum önemli değil. Önemli olan takım olarak çalışıyor olmak. Bu rûhu yakalayamazsak hiç uğraşmayalım. O zaman başkanlık sistemi kalsın, herkes kendi adayıyla çıksın. “Benim kral adayım bu. O kral gitsin de, ben kendi kralımı istiyorum” desin. Seçime de öyle gidelim. 

Ruşen Çakır: Ali Bey, Altılı Masa ile HDP arasında bir iletişim sorunu ya da iletişimsizlik sorunu, her neyse, ama bir şey var. Kimileri buna memnun. Kimileri de… Meselâ buraya gelen mesajlardan görüyorum; özellikle Kürt izleyiciler, parti olarak sizin son yaptığınız açıklamalar nedeniyle bayağı sıcak yaklaşıyorlar ve partinize daha fazla değer veriyorlar. Anladığım kadarıyla sizin HDP ile görüşmeme gibi bir sorununuz yok.
Ali Babacan: Hayır, biz görüşüyoruz. Öyle gizli saklı değil; açık ve şeffaf.

Ruşen Çakır: Ama Altılı Masa’nın HDP ile bir iletişimi yok. Böyle bir sorun var ama ortada.
Ali Babacan: Altılı Masa’nın iletişiminin kurumsal olması için Altılı Masa’nın mutâbakatı gerekir. Yani Altılı Masa’dan bir parti, “Biz Altılı Masa olarak onlarla böyle bir kurumsal iletişim istemiyoruz” derse, Altılı Masa’nın kurumsal, resmî bir iletişimi olamaz tabiî ki. İleride böyle bir şey olacaksa, yine Altılı Masa’nın mutâbakatı gerekir. Oradan bir mutâbakat çıkmazsa olmaz.

Ruşen Çakır:
Peki, diyelim bir aday saptadınız ve o aday, seçim sürecinde HDP eş genel başkanlarını ziyâret etti. Sâdece bir nezâket ziyâreti değil, aynı zamanda oturup siyâseten bir şeyler konuştu. Bunda bir sorun olur mu?
Ali Babacan: Tabiî bu, o günkü şartlarda ortak adayımızın kim olduğuna ve o adayın ziyâretiyle ilgili, yine Altılı Masa’daki istişârelere ve nihâyetinde ortak görüşe bağlı olacak bir durum. Onun için, benim bugünden bir şeyler söylemem zor. Çünkü Altılı Masa adına konuşmam için, önce Altılı Masa’nın görüşünü, mutâbakatını ölçmemiz lâzım. Dolayısıyla bu kararlar o gün verilir. Şimdi biraz erken. Ama şu önemli: Biz Altılı Masa’yı Türkiye’nin bir buluşma masası olarak görüyoruz. Ortak adayımızı, Türkiye’yi buluşturan biri olarak görüyoruz. Türkiye’yi ayrıştıran, kutuplara ayıran, “Bendensin, onlardansın” diye topluma yaklaşan değil. Mevcut iktidar maalesef bunu yapıyor. Topluma da partilere de, “Benden misin, değil misin? Ya bendensin ya karşımdasın. Tarafını seç” diyor. Halbuki biz, “Burada taraf yok, hep berâberiz. Türkiye olarak biriz” diyoruz. Bizim Altılı Masa olarak bir araya gelmemiz ve seçeceğimiz ortak adayın da, Türkiye’yi birleştiren, buluşturan, herkesle diyaloğa açık bir isim olması lâzım zâten. Yani baştan böyle başlayamayız. “Ortak adayımız falanca partilerle, falanca kesimlerle diyaloğa kapalı. Öyle bir aday seçeceğiz ki şunlarla asla görüşmesin...” O zaman yanlış bir yerden başlamış oluruz bu işe. Türkiye’yi birleştirecek, buluşturacak, Türkiye’nin tümüne hitap edecek, çoğulculuk perspektifiyle 85 milyon içerisindeki tek bir vatandaşımızın bile hakkını hukukunu gözetme iddiasıyla bu ülkeyi yönetmeye tâlip olan ortak adayımızın, “Ben şununla görüşmem. Ben bunun elini sıkmam. Ben onun masasına oturmam…” Şu anda Erdoğan bunları yapıyor çünkü. Öyle bir profil olabilir mi? Dolayısıyla, bizim görüşümüz bu konularda rahat bakmak. Bunun gereğinin de zamânı gelince yapılması. Ama dediğim gibi, bizim münferit görüşümüz olur, ama Altılı Masa ile ilgili her türlü karârın Altılı Masa’da ortak mutâbakatla alınması gerekir.

Ruşen Çakır: Cumhurbaşkanlığı seçimini konuştuk, ama aynı zamanda milletvekili seçimi de olacak. Anladığımız kadarıyla, Cumhur İttifâkı bu konuda ciddî bir ince işçilik yapıyor; hangi seçim bölgelerine nasıl girileceği gibi...
Ali Babacan: Zâten kaba işçilik olarak bir kanun bile çıkarttılar. O 6 Nisan târihi var ya? Onun için.

Ruşen Çakır: Altılı Masa’nın son açıklamasında, bu konuda bir çalışma yürütüldüğü söylendi. Son günlerde de kontenjan konusu, yani İYİ Parti ya da CHP’den Altılı Masa’daki partilere birtakım kontenjanlar verileceği çok konuşuluyor. Siz Altılı Masa olarak, seçim bölgelerini temel alan böyle bir ince işçilik çalışması yapıyor musunuz?
Ali Babacan: Biz Altılı Masa olarak, sâdece bu konuları çalışsınlar diye bir komisyon kurma karârı aldık. Yani seçim bölgeleri bazında, “Bu altı parti arasında milletvekili seçimlerinde nasıl işbirliği yapılabilir?” konusunun bir fikrî egzersizini yapsın arkadaşlarımız diye altılı bir komisyon kurduk. Hatta bugünlerde de bir isim vereceğiz o komisyona. 4-5 isim oluşmuş galiba, bir isim vereceğiz o komisyona ve altılı bir komisyonumuz oluşacak. Bu altılı komisyonumuz bir fikrî egzersiz yapacak. Ama buradaki nihâî kararlar nasıl? Bunu konuşmak için bugün çok erken.
Şöyle bir büyük gerçek var: Altı parti birbiriyle hiç konuşmadan, 81 ilde ve 87 seçim bölgesinde, her biri ayrı ayrı kendi listeleriyle girerse kaç milletvekili çıkacak veya bâzı bölgelerde işbirliği yapılırsa kaç milletvekili çıkacak? İşbirliği olduğunda toplam milletvekili sayımız artıyor. Bu kesin bir matematiksel sonuç. Fakat siyâsetin matematiğiyle, bilim matematiği ayrı. Siyâsetin matematiği biraz daha farklı işliyor. Dolayısıyla bilim matematiğini siyâsete taşırsak, o zaman bütün partilerin tek liste ve tek parti şemsiyesi altında seçime girmesi lâzım. O zaman da herhalde topyekûn büyük bir başarısızlık olur. O da olmaz. Çünkü her partinin bir de özgün kimliği var. O özgün kimliği de korumak gerekiyor ki her parti kendi tabanına hitap etsin ve kendi tabanından destek alsın, böyle çok iç içe olmak hiçbir partinin tabanı açısından da bir zarar oluşturmasın. Dolayısıyla bunu iyi planlamak gerekiyor. 
Bizim DEVA Partisi olarak tutumumuz çok net. Öyle kontenjanmış, şuymuş buymuş, öyle bir derdimiz yok. Hiçbir partiden hiçbir talebimiz de yok. “Biz DEVA Partisi olarak kendi logomuzla, kendi ismimizle seçime gireceğiz” diye îlân ettik. Bu ne demek? En az 41 ilde biz kendimiz seçime giriyoruz. Uzlaşma olursa diğer illerde, nasıl seçime girilir? Hangi parti hangi seçim bölgesinde, başka bir partiyle nasıl işbirliği yapar? Bâzı küçük seçim bölgelerinde partilerin bir ortak milletvekili adayı modeli olabilir mi? Meselâ Altılı Masa’nın bir ortak milletvekili adayı veya iki üç partinin ortak bir milletvekili adayı modeli olabilir mi? Bütün bu modellerin çalışılması gerekiyor. Ama DEVA Partisi için bizim baştan îlân ettiğimiz şart: Bizim kimseden hiçbir talebimiz yok. Biz en az 41 ilde kendimiz seçime giriyoruz. Diğer illerde de işbirliği modalitelerine bakarız. Bizim tutumumuz bu. Çünkü 360 milletvekilini bulmamız gerekiyor. Mevcut sistemde de özellikle bâzı illerde işbirliği yaptığımızda, toplamda 6 parti daha fazla milletvekili çıkarıyor; bu gerçeği de görmemiz lâzım. Dolayısıyla Meclis seçimlerinde de bir işbirliği modalitesi bulursak, Türkiye için çok faydalı olacaktır. Çünkü sâdece cumhurbaşkanlığını kazanmak değil, Meclis’te de açık ara bir çoğunluğu kazanmak, ülkenin yönetim istikrârı açısından seçimden sonra çok önemli olacaktır.

Ruşen Çakır: AKP’nin ilk yıllarından îtibâren ekonomide yaptıklarınızdan dolayı, “Ali Babacan” deyince akla ekonomi geliyor. Zâten partinizi kurduktan sonra da, ekonomi konusunda çok açık, net ve somut mesajlar, öneriler dile getiriyorsunuz. Altılı Masa adayının iktidâra gelmesi durumunda, “Ekonominin kontrolü Ali Babacan’da olacak” diyebiliyor muyuz?
Ali Babacan: Doğru, ben uzun yıllar Türkiye ekonomisinin başındaydım. Dolayısıyla ekonomi denince akıllara benim ismimin gelmesinden doğal bir şey yok. Ben Dışişleri Bakanlığı da yaptım. Dış câmiada beni Dışişleri Bakanı olarak daha çok tanırlar. Yani Türkiye deyince, herhalde bildikleri 3-4 isimden birisi benim. Çünkü ülkenin en başarılı yıllarında; sözünün, gücünün olduğu, diplomasinin çok etkin olduğu yıllarda dış politikanın başında ben vardım. Avrupa Birliği çevreleri iyi bilir. Çünkü Avrupa Birliği ilk başmüzâkerecisi olarak… Yani bütün Avrupa başkentlerine gidin, “Ali Babacan” deyin, hepsi tanırlar bilirler. Ama o dönemlerde, dış politika olsun, Avrupa Birliği olsun, daha çok dışarıya dönük olduğu için ve dış politikayı asla ve asla iç politika malzemesi yapmadığım için, belki toplumsal hâfızada o günlerle ilgili bilgiler daha az olabilir.

Ruşen Çakır: Yani “Dışişleri Bakanlığı’na tâlibim” mi demek istiyorsunuz?
Ali Babacan: Hayır, onu demiyorum. Daha bitirmedim ki sözümü. Bu bahsettiğiniz konular nedir? Bizim 5 no.’lu Ekonomi Eylem Planımız, konulardan bir tânesidir. Bir başka konu, dış politikadır. Bizim 13 no.’lu eylem planımızdır. 22 eylem planı da hükûmetin tümüdür. Şu anda Ali Babacan deyince akla ne geliyor? Bütün ülke yönetimi geliyor.

Ruşen Çakır:
O zaman başkan adayısınız.
Ali Babacan: Çünkü biz hazırız. Hani hep diyorum ya? Hükûmete paylaşmak gözüyle mi bakıyoruz, ganîmet gözüyle mi bakıyoruz? Yoksa berâberce ülkeyi nasıl yöneteceğiz diye mi bakıyoruz? Biz, her konuda dersini çalışmış, hazırlığını yapmış bir parti olarak Altılı Masa’ya bir takım oyuncusu olarak oturduk. Altılı Masa’nın bir takım olarak kazanması için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Ama kasları güçlü, her konuda yetenekleri %100 sağlam bir oyuncu olarak Masa’ya oturmuş durumdayız. Bizim pozisyonumuz bu. Ve seçimden sonra da, “Dış politika hangi partide olacak, ekonomi hangi partide olacak?” konusunu dile getirirsek, bu iş asla yürümez, mümkün değil.
Biz niye “Ortak Yönetim Modeli” diyoruz? Çünkü 6 partinin altısının da ülkenin yönetimiyle ilgili önemli konularda görüşlerinin, sözünün olması lâzım. Başka türlü birbirleriyle koordinasyonu sağlayamazsınız. Bir ülkenin dış politikasıyla ekonomik politikasının birbiriyle konuşuyor olması lâzım, bunun koordine ediliyor olması lâzım. Ülkenin eğitim politikasıyla kültür sanat politikasının birbiriyle konuşuyor olması, koordine ediliyor olması lâzım. Biz bu koordinasyonu Altılı Takım olarak yapmanın ülke için çok daha sıhhatli olacağını düşünüyoruz. Bu seçimi iyi bir takım oyunuyla kazanacağız. Seçimden sonra da Türkiye’yi iyi bir takım oyunuyla kazanacağız. Takım oyunun da esasları, bütün bu çalışmalardır. Biz bunu ortaya koyduk, bunun içerisinden 200 sayfalık bir mutâbakat metni çıktı. Sağlam bir metin. % 95 oranında da mutâbık kaldık. Bu da Türkiye’de bir ilk, daha önce hiç örneği yok. Bu modele “koalisyon” diyorlar. Hayır, değil. Çünkü eski koalisyonlarda seçimlere herkes ayrı ayrı giriyordu. Bakıyorlar ki Meclis’te hiç kimse çoğunluğu sağlayamadı, “Hadi bâri mecbûren ortak olalım”. Her parti, seçimlerden sonra, iddialarından vazgeçiyordu. Bir koalisyon protokolü oluşuyordu. Partiler seçmenlerine, “Ne yapalım? Kazanamadık. Ben size söz vermiştim, ama kusura bakmayın sözümü tutamıyorum” diyordu.
Ama şu anda öyle değil. Bakın şu anda çok önemli fırsat var elimizde. 6 parti olarak, seçimden önce ortak bir taahhüt listesi açıklıyoruz. Seçimden sonra bunu berâberce uygulamanın iddiasındayız. Seçimden sonra da, “Kurduğumuz ortak yönetim modeliyle, hepimiz takım olarak bunun gereğini seçimlerden sonra yerine getireceğiz” diyoruz. Yani sâdece seçimleri kazanmak değil, seçimlerden sonra Türkiye’yi de kazanmak zorundayız. Aksi halde, seçimi kazanırız, ama bu hazırlıklar olmazsa öyle bir çuvallar ki hükûmet. Zâten bir sürü sorun var; kapıda bekliyor bu sorunlar. Derdimiz, “Seçimi kazandık, sonra nasıl paylaşalım?” değil ki.
Seçimlerden sonra hep berâber, omuz omuza, takım olarak, “Bu ülkenin sorunlarını nasıl çözeceğiz arkadaş?” Biz bunun hazırlığını yapıyoruz. Ama bunu anlamayıp da dışarıdan izleyenlerin yorumlarına bakıyorum. İnanın üzülüyorum, kızıyorum, çok belli etmiyorum. Ama yapmaya çalıştığımızı anlayanlar da var, hakkımızı teslim ediyorlar. Demin bahsettiğimiz bu temel haklarla ilgili konularda anlamayanlar eleştiriyor. Oturup konuşunca, “Arkadaş, bak bu böyle değil mi? Hepimiz insan değil miyiz? Hepimiz vatandaş değil miyiz?“ deyince, “Doğru, haklısınız” diyorlar.
Konuyu belki biraz geriye saracağım ama, TRT’nin bir Kürtçe kanalı var: TRT Kürdî. 2009’da ilk TRT Şeş olarak başladı. Biz AK Parti’yi kurduğumuz günlerde, 2001’de, 2002 seçimlerine giderken, “Biz iktidâra geleceğiz ve TRT’nin bir Kürtçe kanalı olacak” deseydik, herhalde apar topar partiyi kapatırlardı. Seçim filan göremezdi AK Parti. Çünkü o günkü zihnî kodlar öyleydi. E bugün ne oldu? TRT Şeş, arkasından TRT Kürdî. Normal gelmiyor mu insanlara? “Zâten olması gereken bu, tabiî ki olacak” diyorlar.
Bizim bu Temel İnsan Hakları Eylem Planı’ndaki iddialarımızı da, günü gelecek göreceğiz, bugün en şiddetli îtirâzı olanlar bile, “Gayet doğal, zâten böyle olması gerekiyormuş” diyecek. Biz de, “Ha şunu bileydiniz” diyeceğiz. Bu nasıl oluyor peki? İddiayla, idealle ve ideallerden asla vazgeçmemekle oluyor. Eğer biz kendimizden emin değilsek, kendimize güvenmiyorsak, insanlar güvenmez.

Ruşen Çakır: Son soruyu soracağım Ali Bey. Bir izleyicimiz de hatırlatmış. Dün Özgür Özel çok ilginç açıklamalar yaptı, haberiniz vardır. Devlet imkânlarıyla beslenen bir trol ordusundan bahsediyor. Muhtemelen o troller sizi de, partinizi de muhâtap alıyordur. Çok ciddi bir yapılanma bu: Yüzlerce, binlerce kişi; dağıtılan ihâleler ve yapılanlar. İsimler var, belgeler var. Özgür Bey’in söylediğine göre de içeriden bir köstebek var. İngilizcede Whistleblower diye kullanılan “ıslık çalan” anlamında bir kelime. Çok ilginç bir olay.
Ali Babacan: Islık çalan, gizli bir konuda, ama herkesin bildiği ve kanıtlanamayan olaya Whistleblower derler. “Burada bir sorun var arkadaş” deyip, artık kendi vicdânında da olayları kabul etmeyip, bir bakıma herkesin dikkatini çekip, “Gelin bakın buraya, evet, ben de içindeyim, ama çok kötü şeyler oluyor burada” deme işi.

Ruşen Çakır: Evet. Peki, ne diyorsunuz bu olaya?
Ali Babacan: Özgür Bey herkesin bildiği bir gerçeği bâzı kanıtlarla ortaya koymuş herhalde. Yani çok detaylı incelemedim, ama uzaktan baktığımda o. Zâten herkesin bildiği bir gerçeğin kanıtlarını ifşâ etmiş. Çünkü ülkeyi normal yollarla artık yönetemeyenler, ülkenin sorunlarını çözemeyenler, ancak propaganda makinesiyle ve sosyal medya üzerinden trollerle, vatandaşlar üzerinde bir algı operasyonu yaparak yönetmeye çalışıyorlar. Yani aslında çok kötü bir durum var. Bu kötü durumu olduğundan daha farklı göstermek için bir operasyon bu. Bunun, hükûmetin havuçla ya da sopayla yönettiği bir görünen yüzü; yani televizyon kanalları, gazeteler, internet haber siteleri var. Bir de görünmeyen yüzü var. Uydurma isimlerle, uydurma fotoğraflarla sosyal medya hesapları açılıyor ve bu hesaplar üzerinden bir sürü paylaşımlarda bulunuluyor. Ben arkadaşlarımıza hep, “Sosyal medyada yazılan çizilenlere çok kafayı takmayın” diyorum. Çoğu paralı asker gibi çalışıyor. Parayı verince oturuyor 30 saniye, hesaptan bir şeyler yazıyor. Aynı kişi 30 kişinin şapkasını takıyor. Onun için para alıyor, görevini yapıyor. Oralara çok takılmayalım.
Ama insanlar adıyla soyadıyla, gerçek fotoğrafıyla bir şey yazıp çiziyorsa onları da dikkate alalım. Robotlar da var biliyorsunuz bu işi yapan. İllâ maaşlı eleman olması gerekmiyor. Bilgisayarda robotlar üretiyorsunuz ve o robotlar da paylaşımlarda bulunuyor. İnsan yok arkasında. Makineyi programlıyorsun, “Neyi savunsun?” diyorsan onu savunuyor. Dolayısıyla sosyal medyanın böylesine kötü kullanıldığı bir dönemde, dikkat etmemiz lâzım. Böyle tutabileceğin, ete kemiğe bürünmüş gerçek bir insansa, fotoğrafı varsa ᅳyani illâ verify olmasına, yani mavi tık’lı olmasına ihtiyaç yokᅳ , ama gerçek insan olduğu konusunda herkes mutâbıksa, tamam.
Bir de şu var: Gerçek insan, ama böyle bir hesap açıyor, onun arkasındaki insanı da herkes biliyor ve o hesap üzerinden paylaşımlarda bulunuyor. Ben de diyorum ki: “Arkadaş, demek ki utandığın korktuğun bir şey var ki kendini ortaya çıkarmıyorsun. Çık ortaya da görelim kim olduğunu”.

Ruşen Çakır: Bir de Yeliz gibileri var. Hatırlıyorsunuz Yeliz’i değil mi?
Ali Babacan: Tabiî, biliyorum. O da onlardan birisi. Bunu iktidar da yapıyor, ama iktidar içerisindeki münferit insanlar da yapıyor. Çünkü herkesin kendi böyle trolcük grupları var. Bir, iktidârın trolleri var, bir de kişilerin tek tek trolcük grupları var. Özgür Özel’in anlattıkları, sanırım o trolcük gruplarından bir tânesi, öyle anlaşılıyor.

Ruşen Çakır:
Evet, örgütlü.
Ali Babacan: İnanın hiçbir değeri yok. Oralara çok takılmamak lâzım. Çünkü gerçek hayat dışarıda akıp gidiyor. Böyle akıllı cihazların içine gömülürsek, buralara fazla kafayı takarsak bu iş olmaz. İnsanlarla konuşacağız, derdimizi anlatacağız, insanların derdini dinleyeceğiz, kahvelerde oturacağız. Arkadaşlara, “Şu akıllı cihazlara bir saat kafaya takana kadar, gidin bir kahvede bir sohbet edin. Hem gerçek fikirleri alırsınız, hem de kendi derdinizi gayet güzel anlatırsınız, işi bitirirsiniz” diyorum.

Ruşen Çakır:
Son soru demiştim ama, bunu sormam lâzım. Daha önce sizinle yayın yapacağımızı duyunca gönderilmişti bu soru. LGBTİ bireylerden gelmiş. Sizin partinizde bunu hastalık olarak tanımlayanlar olduğunu söylüyorlar. Siz hastalık olarak görmüyorsunuz herhalde, değil mi?
Ali Babacan: Bizim partimiz öyle bir parti ki… Meselâ üyelerimiz üzerinde 3 tur anket yaptık. Bunlar tam üye. Yani ıslak imzâyla başvurup, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kütüğüne adını DEVA Partisi üyesiyim diye yazdıran insanlar. Bunların sayısı 180 bine çıktı. Üye oldukları anda telefonlar gelmeye başlıyor. “Sen ne yapıyorsun? Yanlış yapıyorsun.” Tehditler falan filan… Korkmadan, çekinmeden, “Ne istersen yap” diyen 180 bin kişi var. Biz bu arkadaşlarımız üzerinde 3 tur anket yaptık. Anketlerde çıkan sonuç şu: Bu arkadaşlarımızın %30’u daha önce AK Parti’ye oy vermiş insanlar; %20’si daha önce Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy vermiş insanlar; %10’u daha önce HDP’ye oy vermiş insanlar; %10’u daha önce İYİ Parti’ye oy vermiş insanlar; %5’i daha önce Milliyetçi Hareket Partisi’ne oy vermiş insanlar. Geri kalanı da, “Daha önce oy kullanmadım” diyen ya da “Yaşım tutmuyor” diyenler. Bu ne demek? DEVA Partisi gerçekten siyâsî görüş olarak bütün bu kanallardan gelip beslenen bir ana akım parti hâline gelmiş durumda. Genel merkezimiz de böyle, üyelerimiz de böyle. Biz parti üyelerimizin ya da genel merkezdeki arkadaşlarımızın geçmişiyle ilgili, “Şöyle mi yaptı, böyle mi yaptı, şunu mu demişti?”... Bunlara girersek zâten anlaşmamız mümkün değil. Altılı Masa’daki partilerle de anlaşmamız mümkün değil. DEVA Partisi’nde nasıl bir kural koyduk? “Biz ülkenin yarınlarında buluşacağız” dedik. “Herkesin daha önce farklı fikirleri, yaklaşımı olabilir. Ülkenin yarınlarında buluşabiliyor muyuz? Bunu görmek istiyoruz” dedik. İki tâne de ilke koyduk: “İyi insan mı, düzgün insan mı? Bir de, işinde iyi mi? Bu bize yeter” dedik. Hiç kimsenin siyâsî görüşünü, inancını sormadık. “O senin kendi bileceğin iş” dedik.
Ama insanların muamelesini ölçebiliyoruz değil mi? Konuşunca doğruyu söylüyor mu, söz verince tutuyor mu, bir şey emânet ettiğinizde o emânete dikkat ediyor mu? Bunlar çevre araştırmasıyla rahatça bulunan şeyler. Ama inancını, siyâsî görüşünü, kalbinin içini, zihninin içini okuyamam, bilemem. Dolayısıyla biz Türkiye’nin yarınlarında buluştuk. Nasıl yarınlar bunlar? Her bir vatandaşımızın hayat tarzını devletin olduğu gibi kabul etmesi gerektiğini düşünüyoruz. “Her bir vatandaşımızın hayat tarzını korumak, başkalarının o hayat tarzına müdâhale etmesini önlemek de yine devletin en önemli görevlerinden birisidir” diyoruz. Bu kadar net ve açık. Parti olarak duruşumuz bu.
Biz bu duruşumuzla Altılı Masa’ya oturduk. Altılı Masa’da da herkesin farklı iddiaları olabilir. Her siyâsetçinin geçmişiyle ilgili artıları, eksileri olabilir. Ama biz, “Yarınlarda buluşalım” diyoruz. Ortak Politika Metni’miz ortaya çıktığında göreceksiniz. Ortak Politika Metni’ne başlarken ev sâhibi bizdik. Dolayısıyla o ilk haftalarda koordinasyonu biz yaptık. “Bu Ortak Politika Metni’nde somut adım olmalı” dedik. “Şunu şunu yapacağız.” Ya da somut hedef olarak: “Türkiye’yi şu noktaya ulaştıracağız. Onun haricindeki konulara hiç girmeyelim” dedik. Gerek yok. Ne yapacağımızı konuşalım. Nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz ve bu Türkiye’ye ulaşmak için somut hangi adımları atmamız gerekiyor? İnşallah 30 Ocak’ta açıklandığı zaman o belgeyi göreceksiniz. O belgedeki her bir paragraf, her bir madde, somut bir adım içeriyor. “Senin kimliğin şu mudur? Sen daha önce şunu söylemiştin…” Tamam, hepsinden ders alacağız. Kimlik siyâseti yok, dar ideoloji siyâseti yok. Ne var? Türkiye için hizmet var, hizmet üretmek var. Biz de o hizmeti nasıl üreteceğimizi, ne yapacağımızı somut adımlarla ortaya koyacağız. DEVA Partisi olarak, bunu binlerce sayfalık dokümanlarla nasıl yaptıysak, Altılı Masa’da da özümsenmiş, diğer partilerin de mutâbık kaldığı 200 sayfalık metinle vatandaşlarımıza îlân edeceğiz. Plan program bu.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Ali Bey, dolu dolu bir yayın oldu. Her şeyi konuştuk diye düşünüyorum. Umarım atladığımız bir şey olmamıştır, izleyicilerimiz de memnun kalmıştır. Tekrar çok teşekkürler.
Ali Babacan: Ben teşekkür ediyorum, sağ olun.

Ruşen Çakır: DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’la 1 saati aşkın bir yayında her şeyi konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.01.2023 Ekrem İmamoğlu’nun siyasi geleceği
16.01.2023 Muhâlefet koordinasyon sorununu nasıl aşabilir? Prof. Dr. Evren Balta ile söyleşi
15.01.2023 Kılıçdaroğlu’nun adaylığına hazır mısınız?
13.01.2023 Ruşen Çakır: İslami hareket merkeze taşındı, sıra HDP'de
13.01.2023 Ali Babacan Medyascope’ta: “Eğer Altılı Masa benim ismim üzerinde mutâbık kalırsa, hem rahat seçilirim hem de en iyi şekilde yönetirim”
13.01.2023 Haftaya Bakış (146): Özgür Özel’in trol açıklaması - Altılı Masa’da yetki tartışması - Sinan Ateş sûikastı
11.01.2023 Adını Koyalım (89): Altılı Masa HDP ile neden görüşmüyor?
10.01.2023 Muhalefet seçimlere hazır mı? Özer Sencar ile söyleşi
09.01.2023 İYİ Parti seçimlerde birinci parti olabilir mi?
09.01.2023 Prof. Murat Somer ile Türkiye’de olağanüstü demokratik siyâset mümkün mü? Nasıl?
22.01.2023 Ekrem İmamoğlu’nun siyasi geleceği
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
17.08.2021 Y a-t-il un avenir pour l’Afghanistan? Entretien avec Olivier Roy
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı