Adını koyalım: Yepyeni Türkiye

05.04.2019 medyascope.tv

5 Nisan 2019’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. 31 Mart seçimleri hâlâ sonuçlanabilmiş değil. İktidarın İstanbul inadı devam ediyor. Hâlâ itirazlar devam ediyor. Ama bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan cami çıkışında, Cuma çıkışında yaptığı açıklamalarda, Ekrem İmamoğlu’nun seçilmiş olduğunu dolaylı bir şekilde de olsa kabullenmiş durumda — onu gördük. Çünkü seçilse bile meclis çoğunluğu olmadığı için istediği faaliyetleri yapamayacağını söyledi. Bir nevi gözdağı verdi. Daha önce de seçimden önce Mansur Yavaş için başka şekilde, hakkındaki soruşturmalarla ilgili olarak benzer gözdağları vermişti. Burada şunu görüyoruz: Erdoğan artık seçilmesini engelleyemediği kişilerin önüne engel çıkartmaya çalışıyor — yani seçildikten sonra. Seçilmelerini engelleyemiyor, ama seçildikten sonra önlerine engel çıkartmaya çalışıyor. 
Bu beni 25 yıl öncesine götürdü. 25 yıl öncesinde de Erdoğan adayken, Melih Gökçek de Refah Partisi’nden Ankara’da adayken, sistemde hâkim olan, medyada hâkim olan anlayış şuydu: Bunlar seçilemezler, asla seçilemezlerdi. Ama ardından, “Seçilseler de zaten hiçbir şey yapamazlar, izin verilmez, önleri tıkanır” vs. dendi. Ama böyle olmadı, seçildiler. Bayağı da bir belediye başkanlıklarını yaptılar. Daha sonra Erdoğan’a o uyduruk ceza geldi — okumuş olduğu şiirden dolayı. Onun yıllar önceki bir olaydan, belediye başkanıyken cezalandırılıp siyasî yasaklı yapılması olayı, Türkiye siyasetinde çok önemli bir dönemeçti. Ama buradan da bir şey çıkmadı. Çıkmadı değil; tam aksine Erdoğan’ın siyasî olarak önünü açtı bu hareket. 
Ve daha sonra Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldiği zaman da bu sefer şöyle bir cümle kuruluyordu hatırlayacaksınız: Hükümet olurlar, ama iktidar olamazlar; hükümet olurlar, ama devlet olamazlar, devleti kontrol edemezler. Çünkü devletin bir sahibi vardır. Hükümet olarak sandıktan onlar çıksa bile yapacakları çok sınırlıdır dendi. Hatta bu konuda birtakım şeyler de yapıldı, engellenmek de istendi. Özellikle Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı engellenmek istendi, açık bir şekilde, asker tarafından. Ama ne oldu? Silah geri tepti. Tam tersine Erdoğan çok ciddi bir şekilde devleti tamamen kontrol altına aldı zamanla. 
Şimdi nasıl dün kendisine “Muhtar bile seçilemez” denmesine rağmen devletine tepesine geldiyse, “Hükümet olsa bile iktidar olamaz” denmesine rağmen iktidarı tek başına kontrol etme noktasına geldiyse, şimdi bir bakıyoruz kendisi sandıktan çıkan başkalarına “Seçilmiş olsalar bile yapamazlar, şundan yapamazlar, ben engellerim” diyor. Yani açıkça söyledi, “Ben engellerim” diyor. Tıpkı dün Erdoğan’ın seçilmesini birtakım generallerin vs.’nin seçilmesinden sonra ya da birtakım medya kuruluşlarının “İzin vermeyiz” havası gibi bir hava var. 
Burada ne görüyoruz? 25 yıl, çeyrek yüzyıl geçmiş, sistem aynı sistem. İktidar sahipleri aynı üslûbu birbirlerinden devralıyorlar. Ve ama her şeye rağmen, onların bütün engelleme çabalarına rağmen, birileri aşağıdan gelip bunların bu çözülen sistemine, çürüyen sistemine yeni bir alternatif olarak boy gösterebiliyorlar, filizlenebiliyorlar. Dolayısıyla bugün yaşananları 25 yıl önce ile, hatta daha yakın bir zamanda AKP’nin ilk yılları ile kıyaslamak hiç de yanlış olmayacak. 
AKP’liler, Erdoğan, kendi iktidarları ile beraber yeni bir Türkiye’den bahsettiler. “Yeni Türkiye” diye bir tanım kondu. Şimdi o Türkiye’den çıkıyoruz ve ben bunun adının “Yepyeni bir Türkiye” olduğunu düşünüyorum. Şu bence yanlış: Yeni Türkiye önermesine kızıp eski Türkiye’ye övgüler düzenler var. Eski Türkiye’ye dönmeyi arzulayanlar var. Bence AKP öncesi Türkiye öyle arzulanacak bir ülke değildi. AKP sonrası Türkiye’nin gerçekten imrenilecek bir ülke olmasını diliyorum ve bu anlamda da bunun adının “Yepyeni Türkiye” olmasının daha akılcı olacağını, mantıklı olacağını ve daha bir ümitvar olacağını düşünüyorum. 
Yepyeni Türkiye tabii çok zor bir şey. Çünkü çok büyük bir dizi sorunu devralıyor Yepyeni Türkiye. Eski sistemin bütün bozukluklarının üzerine bir de rejimin değiştirilip, başkanlık sistemine geçilip, bunların eski sistemin sorunlarını çözmek bir yana, onlara yeni sorunlar eklediği bir Türkiye var şu anda. Ama şu anda yine bu Türkiye’den bir çıkış var. Ama hâlâ bir direnç var. Direnç tabii ki öncelikle iktidar sahiplerinden geliyor, Erdoğan’dan geliyor, diğer AKP yöneticilerinden geliyor ve onun destekçilerinden geliyor, medyadaki vs. falan. Ama bir diğer direnç de çok ciddi bir şekilde ve hiç de şaşırtıcı olmayacak şekilde muhalefet olarak kendini gören kesimlerden geliyor. 
Sürekli bir, hâlâ bir kötümserlik, hâlâ kötü bir şeyler olacak havası, iması, nerede bir olumsuzluk varsa onu çok büyütüp “İşte görüyorsunuz, bakın neler yapıyorlar” falan. Kimsenin bir şey yapabilecek hali olduğunu sanmıyorum. Sandıktan çıkan irade bir şekilde hayata yansıyacak. Tabii ki kabullenmek, hazmetmek birileri için zor olabilir. Ama bu iş artık bir yolunu buldu ve buradan geçecek.
 Şimdi bir yabancı ile konuştum, bir diplomatla. O da tabii ki Türkiye’deki muhalefetten çok etkilenmiş bir kişi olarak şöyle bir cümle kurdu bana: “Tamam, sandıkta şuraları şuraları kaybetmiş olabilirler, ama Erdoğan’a çok sadık bir kitlesi var. Ona çok sadık, ondan asla şaşmayacak bir kitlesi var.” Ben de kendisine şunu sordum: “Kim söylüyor bunu?” Böyle bir soruyu beklemiyordu. “Kim söylüyor bunu?” dediğimde düşündü ve hemen orada verdiği cevap kadim dostum Kemal Can’ı aklıma getirdi. Cevabı şuydu yabancı diplomatın: “Herkes”. Bu bizim Kemal’le yıllardır geyiğini yaptığımız bir konudur. Bir iddia ortaya atarsınız birisi hakkında. Tabii tamamen şakalaşmak anlamında. “Kim söylüyor? Herkes.” Yani öyle bir şey yok. Bugün Türkiye’de bu bir şehir efsanesi. “Erdoğan’a sadık çok sağlam bir kitle var, ne olursa olsun o kitle onun peşini bırakmayacak. Ve zaten bu seçimde de aldığı oy oranı bunu gösteriyor” vs.. 
Bunlara çok kaba deyimiyle şehir efsanesi demek lazım. O taban eriyor. O taban değişik şekillerde oluşmuştu ve o taban –bu seçimde onu gördük– cezalandırdı, hesap sordu. Nitekim Erdoğan da seçim öncesi sık sık şunu söylüyordu: “Bu seçim hesap sorma seçimi değil, sonra hesaplaşırız” dedi, erteletmeye çalıştı. O da görüyordu bir hesaplaşma olduğunu kendi seçmeni ile arasında. Ama bu hesabın önemli bir kısmı bu seçimde görüldü. 
Peki neden böyle oluyor? Ömer Taşpınar Çarşamba günü Transatlantik’te şöyle bir cümle kurdu, hatta onu biz ayrıca da Medyascope’ta paylaştık: “AKP ekonomi ile geldi, ekonomi ile gidebilir.” Ekonomi ile geldi derken, mâlum, o ekonomik kriz, koalisyon hükümetini olduğu gibi çökerten, DSP-MHP-ANAP koalisyonunu çökerten ekonomik kriz ve ardından ilk girdiği seçimde tek başına iktidara gelen bir AKP. Ve şimdi de bu başarısızlığını Ömer gibi birçokları da ekonomi ile irtibatlandırıyor. Yaşadığımız ekonomik krizle irtibatlandırıyor. Bu tabii ki anlaşılır bir şey, ama bence olay bu değil. 
Esas motivasyonun ekonomi olduğunu sanmıyorum. Ekonomik sorun, ekonomik kriz bunu motive etmiş olabilir, hızlandırmış olabilir, etkisini çarpmış olabilir. Ama bence esas sorun demokrasi. Zamanında Türkiye’de önce Refah Partisi’nin, ardından Fazilet Partisi gelemedi iktidara ama en azından belli bir gücü vardı, ama esas olarak da Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesinde, önce yerel sonra genel ülke iktidarına gelmesindeki temel motivasyon, ekonominin de etkileri muhakkak vardır ama, bence temel motivasyon demokrasidir, özgürlük arayışıdır. Özellikle dindarların, yıllarca dışlanmış, sistemin dışına itilmiş kesimlerin daha özgür, daha eşit bir ülkede yaşamak arayışıdır. Büyük ölçüde bu arayış sonucunda önce Refah Partisi, ardından Fazilet ve nihayet AKP belli yerlere geldi. Ve AKP de uzun bir süredir ülkeyi tek başına yönetiyor. 
Ama bu demokrasi arzusunun, bu özgürlük arayışının, adalet arayışının sadece ve sadece dindarların kendileri için istediği gibi bir zanna kapılmış durumdalar. Ve kendilerinden olmayan herkese bu dünyayı bir nevi zindan etmek, bu ülkeyi bir nevi zindan etmek gibi bir perspektifle Türkiye son dönemde çok otoriter bir yere doğru savruldu. Demokrasiden alabildiğine uzaklaştı. İfade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü başta olmak üzere, basın özgürlüğü başta olmak üzere birçok özgürlüklere yasaklar getirildi vs.. Ve bunun pekâlâ dindarlar tarafından ya da AKP’nin dindar tabanı tarafından da benimsendiği yolunda bir hava yaratılmaya çalışılıyor — ki ben buna hiçbir şekilde katılmıyorum. Tabii ki bunları alkışlayanlar vardır. 
Tabii ki “Yeter ki iktidar elimizde olsun, biz bu iktidarın nimetlerinden faydalanalım” diyenler vardır. Ama benim gazeteci olarak, gözlemci olarak müşâhede ettiğim son 30 yıl –30 yıldan biraz fazla ama 30 yıl diyelim– 30 yılda gördüğüm, Türkiye’de muhafazakâr kesimlerin çok ciddi bir şekilde bir demokratikleşmesi, demokrasiyi içselleştirmesi, evrensel insan haklarını benimsemeleri ve bütün bunları yaparken de kendi dindar kimliklerini de muhafaza etmelerini gördüm. Özellikle kadınlarda bu çok yoğun bir şekilde var. Erdoğan bunun gerisinde kaldı. Erdoğan bu arayışın üzerinden yükseldi ve belli bir aşamadan sonra kendi bekasını, kendi var kalmasını her şeyin önüne koyup muhalefeti, her türlü muhalefeti, her türlü eleştiriyi, sivil toplumda siyasî partilerde vs. sindirerek varlığını sürdürme yoluna gitti. Ve anladığım kadarıyla önce 7 Haziran seçimlerinde, ama esas şimdi kendi tabanında da, “Bu bizim istediğimiz Türkiye değil” çıkışı yaşanıyor. Bugün Ekrem İmamoğlu faaliyetlerinin bir yerinde şunu söylemiş —ki çok doğru bir cümle olduğunu düşünüyorum ve daha önce ben de burada benzer cümleleri kurmuştum, izleyenler bilir: “Benim mazbatamı vermemek için uğraşacaklarına, kendilerinin neden bu belediyeleri kaybettiği üzerine düşünmeleri, hem kendileri hem Türkiye için daha hayırlı olur” demişti. Gerçekten böyle. Bunlarla yüzleşilmiyor. Garip bir şekilde, belki de dünyada ilk defa, muhalefet partilerinin, muhalefetin, son derece organize ve komplike, sofistike bir şekilde İstanbul gibi bir yerde, AKP örgütünün en güçlü olduğu yerde –devleti saymıyorum– örgüt olarak tek başına güçlü olduğu bir yerde çok sofistike bir komplo kurdukları, hile tezgâhı kurduklarını bize anlatmaya çalışıyorlar. Bize ve dünyaya anlatmaya çalışıyorlar. Halbuki buna harcayacakları enerji yerine ilk baştan seçim sonuçlarını hazmederek kabullenmiş olsalardı ve ardından o Erdoğan’ın bir ara söyler gibi olduğu, “Evet, buradan ders çıkarmamız gerekiyor” meselesini gerçekten önlerine koymuş olsalardı, belki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ve Erdoğan’ın iktidar ömrünün daha uzama ihtimali belki çıkabilirdi. 
Ama bu üslûpla, 25 yıl 50 yıl öncenin Türkiye’sinin üslûplarıyla, “Ben devletim, sandık ne derse desin, insanlar izin verdiğim ölçüde hareket edebilir” gibi bir çizgiye, savunma noktasına geldikleri zaman — ki uzun zamandan beri bu böyle sürüyor, HDP’li belediyelere kayyum atanmasındaki perspektif de buydu; ama ne oldu gördük. Kayyum atanan yerlerin büyük bir kısmında tekrar HDP’liler kazandılar. Bunun bir çözüm olmadığını herhalde en iyi kendileri biliyordur. Ama artık bu Türkiye’deki dindarların, orta sınıfların, her türden orta sınıfın, gençlerin, Kürtlerin, herkesin kabaca, herkesin, kadınların, herkesin daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi arayışının parametrelerinin dışına çıkmış bir hareketin, bir iktidarın ömrünün çok uzun olacağını açıkçası sanmıyorum. 
Tabii ki beni yine naiflikle eleştirecekler, büyük resmi görmediğimi, Erdoğan’ın hâlâ çok güçlü olduğunu falan söyleyecekler. Ama açık söyleyeyim, bugün cami çıkışında gördüğüm Recep Tayyip Erdoğan, benim İstanbul Refah Partisi İl Başkanı olarak tanıdığım Recep Tayyip Erdoğan’dan daha güçsüz. Bunu çok açık bir şekilde söylüyorum, iddia ediyorum, o tarihteki Erdoğan’ın gücü, savunduğu birtakım taleplerden geliyordu, sırtını dayadığı birtakım kitlelerden geliyordu. Şu anda kendi başına kalmış bir Erdoğan var. En önemli argümanı olan sandığı, hani sandığın kutsallaştırılmasını, özellikle Gezi döneminde bunu çok yapmıştı biliyoruz, sandığı da artık gerekirse ihmal edebilir, ikinci plana atabilir, hatta hiç önemsemeyen bir Erdoğan noktasına gelmiş durumda. Bu, kaybettiğinin bence ilanıdır. 
Artık Türkiye’nin tartışmasının, “Yepyeni Türkiye” tartışmasının, “Yepyeni Türkiye”nin aktörlerinin içerisinde bir aktördür Erdoğan. Yeni Türkiye’nin tek belirleyeni olabilir, ama “Yepyeni Türkiye”nin tek belirleyeni olma imkânının artık kaldığını sanmıyorum. Peki kimler olacak? Onu da açıkçası bilmiyorum. Ama birtakım isimler, şu seçimlere baktığımız zaman sivrilen birtakım isimler var. Tabii ki ilk akla Ekrem İmamoğlu geliyor. Bir anlamda Mansur Yavaş var; ama Selahattin Demirtaş da var tabii, unutmayalım. Onun cezaevinde neden tutulduğunu bu seçimde daha iyi anladık. Ama ona rağmen cezaevinden de seçimlerin kaderinde etkili olabileceğini gösterdi. Dolayısıyla “Yepyeni Türkiye”nin siyasî aktörlerinin yavaş yavaş şekillenmekte olduğunu görüyoruz. Ve “Yepyeni Türkiye”nin –hani o söylenen yepisyeni bir Türkiye’ye, yeyisyeni derken biz çocukken en azından güzellik atfederdik– yenilik tek başına güzellik olmuyor. Yepyenilik de güzellik olmuyor, ama yepisyenilik pekâlâ güzellik oluyor. Yepyenilikten yesyeniliğe geçebilmesi de Türkiye’nin işte bu önümüzdeki dönemde kimlerin demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri, hukuk devletini, sivil toplumun güçlendirilmesini savunacaklarına ve nasıl savunacaklarına bağlı. Şu anda fena bir başlangıç yapılmış gibi gözükmüyor. Umarım bunun devamı da böyle gelir ve Türkiye hak ettiği demokrasi seviyesine tekrar gelir. Tekrar gelir derken aslında hak ettiği demokrasi seviyesine hiç gelmedi, ilk defa gelir diyelim. Ve gerçekten bölgesinde, İslam dünyasında ve hatta Batı’da –çünkü Batı’nın da çok ciddi bir demokrasi sorunu var, popülist hareketler, aşırı sağ hareketler nedeniyle– örnek bir ülke olarak gösterilme şansını yakalayabilir.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.07.2019 Cemaatlere yasal statü verilirse ne olur?
18.07.2019 “Düşmanımın düşmanı düşmanımdır”: Fethullahçılığın gölgesindeki Gezi Davası
17.07.2019 Tanıdığım Fethullah Gülen
17.07.2019 Transatlantik: Doğu Akdeniz’de neler oluyor? S400/F-35 krizi & Üçüncü yılında 15 Temmuz
16.07.2019 Fethullahçılığın Türkiye’de bir geleceği var mı?
15.07.2019 15 Temmuz’un üç yıllık bilançosu
15.07.2019 15 Temmuz’un üçüncü yılında Türkiye: Dönemin AK Parti İstanbul İl Başkanı Selim Temurci ile söyleşi
12.07.2019 KADEM’in kaderi: İslami camiada kadın sorunu tartışması kızışıyor
11.07.2019 Türkiye’de din-siyaset ilişkilerinde yepyeni bir dönem
10.07.2019 Hangi dava? Hangi ümmet?
19.07.2019 Cemaatlere yasal statü verilirse ne olur?
11.07.2019 Religion et Politique en Turquie: je t’aime, moi non plus
09.07.2019 Changing and fluctuating political balances in “Brand New Turkey”
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı